| Yazan: Mustafa Çölkesen,
|
Okunma Sayısı : 931 |
Mustafa Çölkesen
Yakın çevrem bilir; her türden medya ile göbeğimi 1990’lardan beri kesmiş durumdayım. Bunda öğrenci yıllarında sempatizanı olduğum “Toplumsal Kurtuluş” dergisinin meşhur bir yazarının büyük payı var. TV’den ve popüler kültür araçlarından uzak kalmakla bazı kayıplarımın olduğu doğrudur, ancak bu korkunç bilgi kirliliği ortamının uzağında durmanın büyük avantajları olduğuna da inanıyorum… Fark etmeksizin 30’lu yaşlardan 40’lara merdiven dayarken, Türkiye’de yakın dönem muhalefet güçlerinin tarihini içeren bir film yapılmayacak mı diye düşünüyordum inceden… Bir aralar ortalama Türk insanını ağlatan “Hatırla Sevgili” diye bir dizi duymuştum ama öylece kaldı. Yakınlarda dostlarımdan biri “neredeyse bizim dönemi” anlatan bir diziden bahsetmişti, “yine ıskaladım galiba” diye düşünmüştüm… Sonra merak edip başlangıç bölümlerini izlemeye başladım “Bu Kalp Seni Unutur mu?” nun… “Bu kalp seni unutur mu” sanki bizim eski mahalleyi anlatıyor. 1980’de radyodan darbe açıklaması yapıldığında rahmetli babamın kendini tutamayarak ağladığını unutamıyorum.
Biz ise 1980’li yılların başlarında gençleri siyasetten uzak tutmak adına aceleyle dikilen basketbol potalarının ortasında geçiriyorduk günlerimizi. Sonra kalacak yeri olmayan ve cunta tarafından aranan bir ağabeyi ağırlamaya başladık. Gündüz onunla top oynadıktan sonra akşamları delikanlı sohbetlerine başlamıştık: futbol, aşk, dinsel öğretiler, yani hayata dair her şey… Ve sonunda kitaplar, yaşam, felsefi sorular, yani kültür… Bu ağabey o güne değin tanıdığımız ağabeylerden bir hayli farklıydı. Kaba değil, bencil değil, bize mesafeli değildi. Dahası o koşullarda bile hayatını kazanmaya çalışıyor, kazanıyor ve lider kişiliği ile bizleri hayrete düşürüyordu. Ama kısa süre sonra siyasi şubenin sıklaştırdığı operasyonlarından sonra “ağbinin gitme vakti gelmişti…” Son görüşmemiz daha sonra nispeten büyük öğrenci eylemlerine sahne olacak olan Beyazıt-Çınaraltı’nda oldu, sonra 15 yıl kadar kendisinden haber alamayacaktık… Birkaç sene sonra mahalle dağıldı, birçoğumuz farklı şehirlerde üniversiteye başladık, büyük kentlerdeki ağbiler de sanırım “bizim ağbi” ile aynı kaderi paylaşmıştı; ya yakalanana kadar kaçıyor ya da yurtdışına kaçabilmenin çarelerini arıyorlardı. O halde sahipsizdik… Kısa bir süre sonra bizim sınıfa ikincilikle girmiş olan İrfan Yenilmez’le tanıştım. Artvin Şavşatlı bir öğretmen çocuğuydu. İlk bakışta soğuk bir izlenim yaratıyordu İrfan ama boynundan çıkarmadığı kırmızı kaşkolünden ilk sinyali almıştım. Sohbete başladık, sonra çevremiz genişlemeye başladı. O günlerde Uludağ Üniversitesi için büyük sayılabilecek bazı anma eylemleri ve açlık grevlerinde birlikte yer aldık İrfan’la. Öğrenci Derneği’ndeki çevreler zaman içinde dergilere bölünmeye başlayınca İrfan araya mesafe koydu bizimle, politikanın gerekleri kan kardeşliğe üstün geldi ve koptuk… Burhan’la ise her kesimden öğrencinin cirit attığı Setbaşı’ndaki evde tanıştık; güleç yüzlü, sanatçı ruhlu ama ağır adamdı Burhan. Bu ev bizim “yeni mahallemiz” olmuştu, sabahlara kadar gözümüz kapıda polisleri beklerken anti-emperyalizm, SD-MDD tartışmaları dönüyordu. Bu arada “sıska sosyalistler” olarak okuduğumuz dergilerin dışında ağbilerden hiç haber alamıyorduk… Doğu Bloğundaki çözülüşü ve ayrıca Çavuşevsku’nun öldürülüşünü öğrenci kantininde seyrettik. Yanımda ne İrfan ne de Burhan vardı. Sonra belki üzerinde konuşmuşuzdur, kantinde büyük sessizlik vardı, sonra uzun bir süre ben de sessizleştim... 1991’de okulu bitirerek İstanbul’a döndüm. Bir süre kimseden haber alamadım. 1995’de İrfan’ın bir çatışmada öldürüldüğünü duydum. 1997’de de Burhanettin Akdoğdu’nun bir derginin Bursa temsilcisi olması nedeniyle gözaltına alınıp Ankara’ya götürüldüğünü ve ardından cenazesinin ailesine teslim edildiğini öğrendim… “Bunları asmayıp da besleyecek miyiz” zihniyeti daha uygulamadaydı… Şimdilerde 12 Eylül faşizmi, militarizmi popüler kültürün ilgi alanında; bu en azından benim için sevindirici… Dizi gelecekte büyük olasılıkla bir “aşk” öyküsüne evrilecek, bu beni ırgalamıyor. Burjuvazinin yeni liberal düzeninden önce ortalığın temizlenmesi ve korku salınması gerekiyordu. Ağbiler ya öldürülmüş ya tutuklanmış ya da sürgün edilmişti ve “sahipsiz bakiye sosyalistler” olarak biz kaldığımız yerden devam etmeye çalışmıştık. Bunlar yaşandı ve herkesin bundaki sorumluğu önemli… Dünya burjuvazisi, içinde zavallı, yavan ve dejenere hayatlar sürdükleri o uğursuz Babil Kulesi Plazaları, modern hapishaneden kopya AVM’leri, residence’leri bizleri ortadan kaldırmadan dikemezlerdi… Evet, o günlerden bu yana dünyanın çehresi kökten değişmiş durumda. 12 Eylül’ün zorbaları bizi bu topraktan kazıdıktan ya da sürgün ettikten sonra bu topraklar ve dünya bir hayli kuraklaştı. Bir inancı olmayan, daha kötüsü inancı olmadığının farkında bile olmayan, meta ekonomisine olan mahkûmiyetini özgürlüğü olarak görecek kadar acizleşmiş, hiçbir şeye itirazı olamayacak kadar yalnızlaşmış bir insan profili var artık karşımızda… Onlar, teknoloji fetişizmiyle damgalanmış, dezinformasyon çağının sanal çocukları… Bir de zulüm karşısında uğursuz sessizliklerini bozmayan, polis ve ülkücülerle işbirliği yaparak mazlumların üzerine yürüyen İslamcı çevreleri hatırlıyorum o günlerden. Sanıyorum 12 Eylül’e de bir itirazları yoktu. Bugün darbe karşıtı kesildiler her nasılsa? O dizilerle bir cenaze kaldırılıyor sanırım. Cenaze kaldırılıyorsa imamlara da ihtiyaç var değil mi? Evet, biz öldük ama bizimle beraber bizden korumak istedikleri her şey de öldü. Ölülerin ölülere gömdürülmesi ne hazin!
Yazarın diğer yazıları: |
Teğet
Yazan:: Kerestoteles (Misafir) Tarih: 10-02-2010 01:27