Aydınlanma Tarikatı, felsefenin “karanlık” dehlizlerine doğru çıkılan uzun bir yolculuğun ikinci durağı. Önünde “Felsefi Aklın Eleştirisi” çalışması var, arkasında “Helenizm, Siyonizm, Türkçülük” çalışması duruyor.
Haliyle çıkış noktasında daha felsefi, varış noktasına doğru daha “tarihsel” bir söylem çıktı ortaya. Bu bir tercihten çok, işin doğasından kaynaklanıyor. Felsefeden yola çıkanların eninde sonunda tarihe varması kaçınılmazdır.
Felsefe, kendini tarihten bağımsız olarak sunmaya meraklıdır. Felsefenin tarihsiz bir alan olduğu yargısı bundan kaynaklanıyor. Oysa filozofların hep bir tarihi var ve bu tarihi dikkate almayan bir felsefenin kendisini anlama şansı yok.
Antik Yunan’dan başlayan bir felsefe serüveni için “tarihsiz bir felsefe” gerekliydi belki de. Kendi kendisinin babası olan “Yunan düşüncesi” ancak böyle imal edilebilirdi. Ama gerçeğin peşinde olanların o düşünceye “tarih”i hatırlatması da kaçınılmazdır.
“Popüler Gizemciliğin Tarihsel ve Dinsel Temelleri “, günümüzde giderek büyüyen “toplumsal bir eğilimin” kökenlerine ulaşmayı hedeflemektedir. Bu eğilim, Modern Batı Dünyası’nın XVII. Yüzyılda başlayan “pozitif bilimler” alanındaki sıçrayışıyla birlikte temelleri atılan teolojik ve bilimsel uğraşlar alanındaki keskin ayrışımın kırılmasıyla ilintilidir.
XVII yüzyılda fizik, kimya, biyoloji ve astronomi gibi disiplinlerde yaşanan devrimsel dönüşüm, Avrupa'yı yüzyıllardır sarmalayan dogmatik “yaşam” algısını, tüm sancılarına rağmen, şiddetle sarsmaya başlamıştır. Bu dönüşüm sanılanın ve günümüz ortodoks eğitim sisteminin gösterdiğinin aksine, kendini pozitif bilimler hayaline adamış, Aristoteles'in otoritesi ya da Kilise'nin baskısıyla anlamlanan Ortaçağ'a öfke duyan tarihsel karakterlerin, hurafenin ya da batıl inanışın yerine bilimsel gerçekleri koyma yolundaki "kahramanca direnişi" şeklindeki açıklamalardan çok daha fazlasını hakeder. Bu dönemeci yönlendirenlerin böylesi bir kırılışı öngörmüş, önermiş ya da arzulamış olmasına imkan yoktur.
Konstantin’in zekâsı bireysel miydi? Ya da şöyle soralım, halkta var olan bir inancı “devlet dini”ne dönüştürme “kişisel bir girişim miydi? Akhenaton ile Konstantin arasında bilgi akışını sağlayan neydi. “Mesih Masalı”nda, bunun bir gelenek olduğunu gösteren başka bir örnek var. Helenizm döneminde Zerdüştlükle böyle bir tecrübe yaşanmıştı. Zerdüştlük Helen dünyasını etkisi altına alınca, Roma tarafından ikinci yüzyılda devlet dini olarak ilan edilmişti. Mitras, Logos adı altında bir Yunan Tanrısı olmuştu. Mitras bir kurtarıcı olarak Dünyaya iniyordu; Ahura Mazda aracılığıyla gebe kalan bir bakireden doğmuştu üstelik.
İktidar ile din arasındaki ilişki başından beri karmaşık ama ortakyaşardı. Vatikan’la kanlı bıçaklı bir yazar Kitab-ı Mukaddes’i dışında bir amaca dayanarak şöyle tarif ediyor:
Batı için Ortaçağ bitiyordu. Bir diğer deyişle Karanlığın Çağı...
Karanlığın çağı mı? Sarsıcı bir tanımlamadır bu...
Sarsıcı olduğu kadar da inandırıcılıktan yoksundur. Ortaçağ'dan-Karanlığın Çağı'ndan çok, bu çağı tanımlayanların trajedisin yansıtır gibidir.
Bir çağ kendi içinde topyekün bir karanlık barındırmaz, mümkün değildir. Onu bu şekilde görmek isteyenler vardır öyleyse. Açıktır ki bu tarih aceleyle, görgüsüzce ve dünyevi hırslar adına acemice yapılmış bir tarihtir. Bir tarihi yapmaya yönelik girişim, eninde sonunda şimdiye ve geleceğe dair gayeler içermektedir. Avrupa için de böyle olmuştur. Karanlıktan Pozitif Bilimler atağıyla çıkılmış ve aydınlığa kavuşulmuş olduğu iddiası, geçmişi bir oyuna indirgemekten başka bir şey değildir. Çocukçadır belki ama, çocuk bir kral ise ve tüm dünyaya korku salarsa, onun söyledikleri zorba bir tasavvurun gerçek kabul edildiği bir yanılsamaya denk düşer.
Ondörtbin Yıl Gezdim Pervanelikte, Sıtkı İsmin Duydum Divanelikte. İçtim Şarabını Mestanelikte, Kırkların Ceminde Dara Düş Oldum.
Güruh-u Naciye Özümü Kattım Adem Sıfatından Çok Geldim Gittim Bülbül Oldum Firdevs Bağında Öttüm Bir Zaman Gül İçin Zara Düş Oldum.
(Ali Ekber Çiçek)
Herhalde Tot’tur, herhalde Hermes’tir, herhalde İdris’tir. Işığın etrafında 14 bin yıldır pervane olan, insan suretinde çok gelip gidenler bunlardır. Ve yüzlerce peygamber gelip gittikten ve onlarca din-inanç konup geçtikten 14 bin yıl sonra Erzincanlı bir ozanın dilinde en kadim inançlar dile gelmekte, insanlık tarihinin ortak hafızasının unutmuş gibi göründükleri orada burada, en umulmadık yerde kendini açığa vurmaktadır.
Nuh tufanı veya son buzul çağı, her ne olduysa insanlık tarihinde bir dönüm noktası olan o büyük olay Milattan Önce 11-12 bin yıllarına endeksleniyor. Koyun üzerine 2 bin yıl daha 14 bine varırsınız. Şimdi hüküm süren tek tanrılı dinlerin ise insanlığa biçtikleri ömür 3-5 bin yılı geçmiyor.
Buna karşın Sabilik, insanlık tarihini 480 bin yıl geriye götürüyor.