1976 yılından bu yana her 1 Mayıs’a katıldım. 12 Eylül generallerin azgın darbe zamanlarında 1 Mayıs organizasyonu yaptım. Taksim’de dolaşmanın cesaret istediği o karanlık günlerde 1 Mayıs meydanında, yakasında kızıl karanfillerle dolaşılabildiğine tanık oldum. Ancak 2007 ve 2008 yıllarındaki iki 1 Mayıs’ta daha alana giremeden gaz ve cop tehdidiyle uzaklaştırıldım. Bunlar benim katılamadığım iki 1 Mayısımdır.
İktidarda kim var? Güya devletin mağdur ettiği İslamcı kardeşlerimiz. Hatta içlerinden biri bir ara şiir okudu diye içeri bile atılmıştı. İstanbul’u yönetenler kim? Birisi vali, biri polis şefi. Onlar, bu mağdurlardan önce de buralardaydı. Polis ise bildiğiniz gibi... Sendikalara, örgütlere Taksim meydanına çıkmak için diretti diye küfreden Fethullahçı gazetenin başı dumanlı yönetmeni ile sokakta gördüklerimiz arasındaki mesafe gerçekten kısa, bir kez daha öğrendim.
Farz edin ki İstanbul’u düşman bir ordunun askeri kuvvetleri kuşattı. Farz edin ki bu ülkenin yurtseverleri kuşatmaya karşı başkaldırdı. Herhalde görüp görebileceği şiddet budur. Yaşlıların, kadınların, genç erkek ve kızların üzerine, copla, tekmeyle, tokatla, gazla, basınçlı suyla saldıran, yere düşene toplu halde tekme savuran, kaçanın arkasından yetişip öldüresiye döven düşman bir zihniyet bu.
1 Mayıs 2008 tarihinde, İstanbul'un orta yerinde, işçilere, emekçilere, yüzyıllardır sömürülenlere, ezilenlere; devletin resmi organlarınca tasarlanmış, itina ve dikkatle uygulanmış şiddeti, KINIYORUZ...
Bu tasarlanmış şiddeti uygulayanlar, köylüsüne "Ananı da al git!" diyenlerin, işçileri "Ayaklar baş olmaz!" vurgusuyla aşağılayanların ve kışkırtanların "emrinde" değil midir? Bunlar kendisine okuma yazma öğretenleri, öğretmenlerini sokak ortasında gırtlaklayan; üniversite öğrencilerini boğazlarını sıkan bir yoksulluğun içine yuvarlayıp, gençliğin "hayır!" deme hakkını ve geleneğini ellerinden alıncaya dek "şiddet" uygulamayı kendisine hak görenlerin "eseri" değil midir?
Ülkeyi "kendi çiftliğiymiş gibi yönetenleri", onlara cesaret veren gelenekleri; ülkenin çalışanlarına, değer yaratanlarına, bu coğrafyayı daha iyiye taşıyacak olanakları varedenleri hedef alan, engizisyon mantığını: KINIYORUZ...
Dünyanın tüm maddi değerlerinin, modern dünyanın o çok övünülen ihtişamının yaratıcısı, İşçilere ve emekçilere yönelmiş bu hiddet ve öfke aslında doğaldır. İşçiler ve emekçiler, kendilerine ait olanın "sermaye düzeni" tarafından nasıl "çalındığını", bu hırsızlığın "siyasal devlet" ilkesince onanarak, nasıl yasal hale getirildiğini; sermaye yandaşı devletin kolluk güçlerinin görevinin ne olduğunu bilmekte ve anlamaktadır.
İşçilerin ve emekçilerin tarihi, gaspedilen haklarının "geriye alınış çabasının" tarihidir.
Herşey gözlerimizin önünde kanlı-canlı yaşandığı için uzun yazmayacağım.
Tarihte öyle anlar vardırki, binlerce yılda biriktirdiğiniz kavramlar, kuramlar bir anda canlanır ve hepsinin özü, özeti haline gelir...1980’lerden bu yana ülkemizde yaşanan ilginç siyasal gelişmeler sonucu 1 Mayıs 2008 böylesi günlerden birisi haline geldi...
2008 yılındaki 1 Mayıs, arkasındaki toplumsal güçlerin göreceli cılızlığı, kapitalizme karşı uluslararası güncel, etkin bir programdan yoksunluğuna rağmen sadece simgesel anlamı ile dahi içinde yaşadığımız düzenin sınıfsal niteliğini çok net bir şekilde teşhir edebildi.
" Senin tatlı soluğundur benim soluğum, Güzelliğin her zaman gözlerimin önünde. Duyabilsem sesini Kuzey rüzgarında, Güzelim, seninle dinçleşir bedenim. Uzat ellerini, yol göster ruhuma, canıma can kat: Beni sonsuzluğa çağırırsan hazırım gitmeğe."
Akhenaton’un Yakarışı
Orhan Gökdemir
Doğunun tarihi niçin dinler tarihi olarak ortaya çıkıyor? “Acı çeken insanın inlemesi ve iç çekişi olarak din” biliniyor; zaman zaman bir “protesto” olduğu da. Ancak, dinlerin doğuş çağında acı çeken insanların tümü Doğulu değildi. Doğudaki uygarlıklar acı çekerken, bir din yaratacak sosyal örgütlenmeye de erişmiştiler. Doğu, bütün dinlerin olduğu kadar bütün uygarlıkların da beşiğidir.
Bu durumda din ile uygarlık arasında bir bağ kurabilir miyiz? Çıkışlarında uygarlık olmakla birlikte, dinler hep kıyıların ürünleridir. Museviler ve Muhammediler uygarlıklar coğrafyasının bedevileriydiler.
İçinde yaşadığımız dünyanın manevi düzeydeki kaybı, günümüzde çok farklı vesilelerle dile getirilir oldu. Farklı toplumsal statü ve sınıftan birçok düşünür, "günümüz dünyasının ruhani" düşüşünün altını çeşitli nedenlerle doldurarak açıklamaya çalıştı. Bu yozlaşma, kimilerine göre örneğin, Kur'an-ı Kerim ve öğretisinin unutuluşuyla "manevi" dünyanın ödüllerine yeğ tutulan bir "dünyevi" ihtişam takıntısından kaynaklanırken, kimilerine göre ise, sosyalizmin ahlaki ideallerine sahip olmayan toplumsal bir sistematiğin "kaçınılmaz" sonucu olarak beliriyordu.