Bir kitap okudum hayatım aydınlandı. Bir şehir efsanesi tekrar yazılmıştır. Aklımızın almadığı tüm esrarlı hakikatler faş edilmiştir. Efendim şehirde birtakım karışıklıklar meydana gelmiştir. Bu esnada bir kahraman çıkmıştır. Süper kahramanın namı ser muharrir Tayyar Şamil’dir.
Ellerini göklere kaldırmış ve Mevla’ya “hani benim yiğidim” diyen tazelerin ve kendinden geçme hastalığına tutulmuş biçare vezirin duaları kabul olmuştur. Bu çağdaş bir keloğlan masalıdır... Bu masalda olmayan yerler, olmayan kişiler ve olmayan hadise ile irrasyonel bir fantezi roman kahramanı olayları gerçek gibi hikaye etmektedir. Masaldır ve masal olarak okunması gerekmektedir. Bize düşen ise masal hadisenin vak’a-nüvis’liğidir.
“Ergenekon” adını kamuoyuna duyuran eski asker-yazar Erol Mütercimler “Ergenekon Davası”ndan içerde. “Darbe günlükleri” bu davanın ana ekseni olan eski asker Özden Örnek dışarıda. Son haberler oğullarından birinin Çalık Grubu’nda damat Berat’la kol kola teşvik-i mesai yaptığını iddia ediyor. Tolga Örnek’i hatırlayacaksınız; Özden Örnek’in belgeselci oğlu. “Çanakkale”yi belgesel yapmıştı hani. Bu büyük bütçeli belgeseli ben izlemedim, büyük bir hata yaptığımı şimdi anlıyorum.
Çanakkale sorunu, son yıllarda olup bitenlerin de sembolü aslında. Bu büyük ve trajik savaş, Cumhuriyetin son yıllarına kadar göz ardı edilmişti hep. İki nedeni vardı bunun; birincisi, Mustafa Kemal’in bu savaştaki rolü önlerde değildi.
Kara taşın kutsal sayılmadığı bir din var mıdır? Peki taşın “semavi dinler” tarafından kutsal sayılmasını bir taşlaşma vakası mı saymalıyız?
Taş var ve Hacer-i esved, kara taş kutsaldır. Dinde bir taşlaşma varsa bu kara taştır; çünkü hiç değişmemektedir. İslam’dan önce kutsal olan, İslam’dan sonra da kutsal olmakta, “putlar” yıkılmakta, ancak taş yerinde kalmaktadır. Profesör Hikmet Tanyu, bütün dinlerde kutsal bir Karataş olduğunu not etmektedir.(1) Demek ki taş, dinlerin taşlaşmış yanıdır.
Mahallede bu aralar yüksek perdeden bir gürültü duyuluyor, fakat bu gürültünün nedenini pek kimsenin anlayabildiği de söylenemez. O mahalle ki, alışılagelmiş her kafadan bir ses çıkan kakafonik düzensizliği içerisinde; herkesin canının bir şeylerden yandığı seziliyor, fakat hiçbir aklı başında kimse de gürültünün nedeni, meselenin menşei hakkında herhangi bir fikir yürütme kudretine sahip görünmüyor…
Aslında meselenin hikayesi öyle çokta karmaşık değildir. Yüzyıllardır alışageldiğimiz tamda bize ait hokkabazlıkların güncel repliklerle yenilenmiş halidir.
[Aşağıdaki yazı Dikine Grubu'nun 12-13 Nisan 2008 tarihinde Büyükada'da düzenlediği söyleşinin kısaltılmış bir versiyonudur.]
Göktuğ Halis
Umberto Eco, eşsiz romanı Foucault Sarkacı'nda, Tapınak Şövalyelerinin gizeminin peşine düşen kahramanlarından birisine, "Tarihe nereden bakarsanız bakın, kendinizi destekleyecek bir sürü veri bulursunuz..." dedirtmektedir. İlk adımda bu ifade bir disiplin olarak tarihin güvenilir olmayan zeminine gönderme yapmaktadır. Çünkü tarihçi her zaman ve her mekanda, daima "ayıklama" yapan ve kendi sınıfsal ideolojisinin motive ettiğinin peşinden giden kişidir. Kimi verileri değersiz kılan, kimi verileri anlamsızlaştıran ikincil bulgulara gereğinden fazla değer veren, çok daha önemlisi kimi bulguları yok sayan bir tarihçi "kaçınılmaz", subjektif saptırma "doğal", tarihin objektif bir biçimde değerlendirilmesi ise hayaldir.