Dünyada ve Türkiye'de özellikle son yıllarda büyük bir ivme kazanan çarpık "Tapınakçılar" anlayışının kökeninde, bağımsız kişilerin ya da belli bir ideolojik topluluğun üyelerinin "tarihi yanlış anlaması" gibi affedilebilir bir zaafın ya da hatanın bulunduğunu düşünmeyecekseniz, tüm fikirlerin çağın ve sosyo-ekonomik koşulların ürünü olduğu şeklindeki, kimi kesimlere sıkıcı gelen ama hiç kimsenin daha tatmin edici bir yöntemi, yerine ikame edemediği bir formüle başvurmak zorunda kalırsınız: Kültür, insanın doğa ile girdiği üstünlük mücadelesinde ulaşılan aşamadır ve her aşama kendini ekonomik bir örgütlenmede bulur. Bizler bunun farkında olsak da olmasak da, doğanın, toplumun ve bilincin yasaları vardır; bu yasaları anlamaya başladığımız oranda onun bilinçli bir katılımcısı olarak değer görme hakkımız vardır.
Tüm düşünsel çıkarımlar, istisnasız olarak ulaşılan bu aşamanın ürünüdür ki, bu fikri "çarpık Tapınak anlayışını körükleyen yaygın fikir üretimine" uyguladığımızda sorunun özü çok daha kesin bir biçimde ortaya çıkma imkanına kavuşur.
Türkiye "garip" tartışmaların içinde yuvarlanıp duruyor.
Ve bizler, sıradan insanlar, neler olup bittiği konusunda "medyaya" güvendiğimiz anda akvaryumdan dışarıyı seyreden balıklara dönüşüveriyoruz: Anlatılanları dinliyor, anladığımızı zannediyor, yataklarımıza rahatça giriyoruz.
Otobüslerde, trenlerde, vapurlarda ülkenin son durumu hakkında fikir alışverişinde bulunuyor, olgulardan uzak kalmak suretiyle, kişiler ve olaylar üzerinden, suçluları tespit ediyoruz, bununla yetinmeyip çevremizi ikna etmeye çalışıyoruz. Ardından yataklarımıza yeniden rahatça giriyoruz.
Giriyoruz girmesine ama rahatça uyuyamıyoruz. Eninde sonunda, Süleyman'ın asasını kemiren bir kurtçuk, bizim de içimizi kemiriyor.
Kontrgerilla türü örgütlenmeler, 2. Dünya savaşını takip eden yıllarda aşırı motive olmuş ve aşırı kışkırtılmış ülkelerde ortaya çıktı. Yunanistan, İtalya, Fransa, Almanya, Belçika vb. ülkelerde NATO örgütlenmesine paralel ve kuşkusuz NATO’dan daha güçlü bir “Süper NATO” oluşturulmuştu. Sınır ülkeler, Yunanistan ve İtalya “komünizm tehlikesi”ne en açık ülkelerdi. İtalya’nın düşmesine yüksek ihtimal diye bakılıyordu ve böylece Sovyetler Birliği’nin Akdeniz’e açılacağı hesap ediliyordu. Türkiye ise zayıf sol hareketiyle denklemin ve tehlikenin dışındaydı; NATO’ya girmek için direndi, bunun için bir takım iç tertiplere başvurdu. (51 Büyük Komünist Tevkifatı, Rusya’nın Türkiye’den toprak istediği iddiası vb.) Sonunda, Yunanistan ile birlikte NATO’ya girmeyi başardı.
Bizde, kontrgerilla türü örgütlenmeler Amerikan yardımı ile birlikte geldi. Polis, ordu ve elbette istihbarat teşkilatı bizzat Amerikalılar tarafından eğitildi, yönlendirildi. Böylece komünizmle mücadele için kışkırtılmış ve aşırı motive olmuş bir yeni devlet aygıtı oluşturuldu.
Türkiye politik gündemi, yıllar önce bizzat bir bakanın Tapınak Şövalyeleri’ni ortalık yere bırakışından bu yana, hayali bir düzlemin, reel politik sorunların çözümü olarak sunuluşuna tanık olmamıştı. Ta ki Ergenekon soruşturmasının "kilit açılımı" olarak "Agarttha" ifadeleri ortaya atılıncaya dek... Gerçi Tapınak Şövalyelerinin gizemli bir tarafı olmadığını, tarikatın acınası bir biçimde yok olduğunu yıllardır anlatmaya çalışıyoruz. Ancak, tarihin derinliklerinde yok olmuş örgütleri ya da Agarttha gibi efsaneleri "güncele" taşıyan kaygılar açısından, "bir tarihçinin ciddiyetinin" çok az değer taşıdığı da açıktır. İşin diğer yüzünde, yayıncılığı "kar" nesnesi olarak gören ve en ufak bir sosyal kaygı taşımayan yayıncılar bulunmaktadır. Yayıncılar tıpkı S. Tantan'ın Tapınak Şövalyeleri furyasını yaratan çıkışı sürecinde olduğu gibi, mal bulmuş mağribi gibi "gündeme" sarılıverip, piyasaya balon "Agarttha" kitapları sürmeye başlamıştır.
Martin Bernal’in Kara Atena adlı eseri “Batı bilimi” için yıkıcı bir etki yarattı. Önce bilim için “nesnellik”ten çok ideolojinin önde olduğunu gösterdi. Sonra, Batının kurguladığı tarihin ne kadar tek yanlı olduğunu ortaya çıkardı. Batı, tarihi “işine geldiği gibi” yorumluyordu ve daha kötüsü kendi yorumunu “nesnel bir bilim” olarak ileri sürüyordu. Bernal eseri boyunca, Batı’nın duygusal kırılmalarının büyüyen dalgalar halinde Dünya tarihinin duvarlarını dövdüğünü, giderek onu şekillendirdiğini ortaya çıkararak bir kibri yıktı ve bir kompleksi kırdı.
Fransız Devrimi-Masonluk-Mısır arasında var olduğu kabul edilen ilişkinin, Batıdaki Hıristiyanlık-Romantizm-Irkçılık üçlüsünü nasıl etkilediğini bilmeden kodlarını çözemeyeceğimiz bir tarih çıktı ortaya. Fransız Devrimindeki “aşırılıkları” masonizme bağlayan, onun kaynaklarını da Mısır’da bulan gericilik dönemi Mısır’ın bütün izlerini sildi ve boşluğu Yunanistan ile doldurdu. Bu kırılma felsefeye, bilime, kültüre damgasını vurdu; bütün bu alanlardaki köksüzlük işte bu politik kırılmanın tezahürüydü. Sonuç itibariyle dinsel, yerel ve ırkçı bir kültür ile karşı karşıyayız artık.