20’li yaşlarını 80’li yılların ortalarında geçirmiş olan bizler için manevi, sembolik ve ne yazık ki ülkemizdeki haliyle trajedik anlamı olan 1 Mayıs yarın kutlanacak…
Bu vesileyle, hem bir anlamda insan olmanın erdemi, sevinci, yaşama coşkusunun bayramı olarak algılanması ve kutlanması gereken bu özel günü kutlamak ve hemde bazı düşüncelerimi sizlerle paylaşmak isterim:
Bugün Kıta Avrupa’sının gelişmiş ülkelerinde yaşayan işçi sınıfının sosyal-tarihsel kazanımlarının çoğu 1 Mayıs’ta sembolleşmiş durumdadır, o ülkelerde 1990’lı yılların ortalarına kadar süren refah devleti uygulamalarıyla uzlaşmış olan, dahası gelişmiş kapitalist ulusal devletlerinin emperyal amaçlarından bir bakıma nemalanmakta olan, teslimiyetçi, çıkarcı, mutasyona uğramış milliyetçi işçi sınıflarının ruhsuz, adeta bürokratik bir bayramı olarak kutlanılmaktadır 1 Mayıs…
1990’lı yıllarda Doğu Bloku ülkelerindeki çözülüşün tüm dünyadaki emekçiler üzerindeki yarattığı moral bozukluğunun yanısıra, en eski tarihinden günümüze teknoloji ve ilerleme fetişisti Batı’nın üretim tekniklerinde yaptığı değişiklikler ve küresel üretim hattının karmaşıklaşması nedeniyle işçi sınıfının tanımlarındaki farklılaşma da 1 Mayıs’ın tarihsel anlamını deforme etmiş durumdadır.
Sevan Bedros Nişanyan adını öğrencilik yıllarımızda popüler kitaplarımızdan biri olan “Grundrisse”de görmüştüm ilk. Bu kitabın çevirmeni olmanın ötesinde, giriş mahiyetindeki uzun yazısı tek kelimeyle mükemmeldi. Bu kitabı, giderek Marx’ı anlamak isteyenlere hala şiddetle öneririm.
Bu nedenle bizim için önemli olmuştu. Birkaç dile hâkim olduğunu öğrenmiştik, iyi bir entelektüeldi, yetenekliydi ve asıl önemlisi bu ülkede az rastlanan bir şeye, müthiş bir zekâya sahipti.
Sonra bir gün Aziz Nesin’in oğlu Ali Nesin’le birlikte tutuklandığını öğrendik. Nişanyan, Ermeni kökenliydi ve gazetelerdeki haberlere göre Ali Nesin’le birlikte kısa dönem askerlik yaptığı birlikte bu bir sorun olmuştu. Sanıyorum bu nedenle tutuklandılar da… Ermeni demenin ağır küfür sayıldığı zamanlardı, Ermeni arkadaşlarımız vardı. Üzülmüştük.
Egemen sınıf her yeni ekonomik krize şaşırıyor ve bundan anormallik diye bahsediyor. Siz neden krizlerin kapitalizme içsel olduğuna inanıyorsunuz?
2006 Nobel İktisat Ödülü alan Edmund Phelps’i yakınlarda dinledim. Phelps, bir çeşit neo-Keynesyen. O, tabii ki, kapitalizmi yüceltiyor ve mevcut problemleri sadece küçük birer hıçkırıkmış gibi sunuyor, diyor ki, “Şimdi tüm yapmamız gereken Keynesyen düşünceleri ve düzenlemeleri geri getirmek.”
John Maynard Keynes kapitalizmin ideal olduğuna inanıyordu, fakat düzenleme istiyordu. Phelps, sistemin bir müzik bestecisine benzediği gibi acayip bir fikir üretti: “O kadar iyi üretemediği zamanlar da olabilir, ama tüm hayatına bakarsanız o aslında harika birisidir! Mozart’ı düşünün –gayet kötü günleri de oldu. Yani, kapitalizm sorun yaşıyorsa, bu Mozart’ın kötü günleri gibidir.” Buna her kim inanıyorsa, kafasını muayene ettirmesi gerekir. Ama kafasını muayene etmek yerine kendisini ödüllendirdiler.
Eğer düşmanlarımız bu düşünce seviyesindeler ise –ki 50 yıldır böyle olduklarını gösterdikleri için, bu sadece ödüllü bir iktisatçının kazayla dilinin sürçmesi değildir- bu durumda şunu söyleyebiliriz, “Sevinin, işte düşmanımızın düzeyi.” Fakat bu tür bir algı yüzünden, her gün tecrübe ettiğimiz felaketle yüz yüze kalıyoruz. Astronomik miktarda borca battık. Bu ülkedeki gerçek borçlar trilyonlarla ölçülmeli.
Yayın politikamız gereği Dikine.Net yazarları tarafından yazılan güncel yazılar için site menüsünde "Güncel Yazılar" başlıklı bir bölüm oluşturulmuş ve bu içerikteki tüm yazılar bu bölüme aktarılmıştır.
2008 radikal gelişmelerin yaşandığı bir yıl oldu. Emlak kredi sektöründe başlayan sorunlar daha sonra tüm ekonomiyi içine alarak son 80 yılın en büyük ekonomik krizine dönüştü.
Amerika öncülüğündeki ülkelerin Afganistan'da çözümsüzlüğe saplandıkları iyice açığa çıktı. Irak'ın geleceğine ilişkin belirsizlikler de giderilemedi.
Biz de geçen yılın olaylarını, bu radikal gelişmeleri değerlendirmek için radikal bir isim seçtik.
Mısır doğumlu olan ve Paris'te eğitim gören Samir Amin, kalkınma teorileri, kapitalizm, küreselleşme ve sistem karşıtı hareketler üzerine görüşleriyle tanınıyor.
Amin'i, pek çokları, Marksist sosyal bilimi geçen yüzyıldan 21. yüzyıla taşıyan seçkin bir düşünür olarak görüyor.
Ekonomiyi krize götürdüğü söylenen denetimsizliğin, finans sermayesinin kâr elde etmesi için gerekli olduğunu söyleyen Amin, Amerikan askeri müdahaleciliğinin de Bush ve çevresindekilere özgü bir fikir olmadığını, sistemin devamı için Obama tarafından da sürdürüleceğini söylüyor.
Siyasal İslam'ın, alternatifi gibi görünen pek çok laik yapı gibi 'emperyalizmin' hizmetinde olduğunu da belirten Amin'e göre, Afganistan ve Irak'taki çatışmalarda İslamcılarla anlaşma da mümkün.
Samir Amin'e ilk olarak, liberal iktisatçılar tarafından piyasalardaki denetim eksikliğiyle ve tüketici güvenindeki azalmayla açıklanan krizi nasıl yorumladığını sorduk.
EKONOMİK KRİZİN TEMEL NEDENİ
Samir Amin: Öncelikle bahsettiğiniz bu açıklamalarının oldukça yüzeysel olduğunu söylemeliyim. Evet, bu kriz, finans ve para piyasalarındaki deregülasyonun doğrudan bir sonucudur.
Ancak açıklanması gereken, piyasaların geçmişte neden deregüle edildiği ve bunun kimlerin çıkarına olduğudur. Bu soruya cevap vermenin yolu da, sistemi "neo-liberalizm" ve "küreselleşme" olarak tanımlayan bu ortalama dilin ötesine geçmekle mümkün olabilir.