Olaylar ve süreçler tamamlanmadan onun hakkında yapılacak çözümlemenin tam doğru olması hayli zordur. Zira genel anlamda insan, bilinç sahibi eylemli bir varlık olarak sürecin hem bir parçası hem de onu değiştiren olmak gibi ikili bir yapıya sahip.
Yine bütünün parçasının aynı zamanda bütün hakkında fikir verebileceği insan aklının kullandığı etkili bir düşünme yöntemlerinden birisi. Mikro evren çalışmaları makro evrende görülemeyen gerçekleri de açığa çıkartabilmeyi kolaylaştırıyor.
Türkiye gittikçe bir kabus haline gelen ekonomik zorluklar ve sosyal çelişkilerinin yanında yaklaşık iki yıldır şizofreni sayılabilecek bir akıl karışıklığını da toplum olarak yaşamaya başladı. Halkımız gittikçe kendi gerçekliğini bir kenara bırakmış; sanrılar, laf salatası, akıl karışıklığı ile yeme içme barınma gibi en zorunlu ihtiyaçlarından bile vazgeçen meczuplar haline dönüşüyor. Bu kadar ses, görüntü ve bilgi kirliliğinde gerçeği bulma kolay olmasa gerek. Tam da burada ne oluyor sorusundan çok, kim ne yapmaya çalışıyor ve bu işten kim çıkar sağlıyor sorusunu sormak çok daha sağlıklı sonuçlar getiriyor.
Hayli uzun sayılabilecek zaman olmasının yanı sıra, çok daha uzun süreceği anlaşılan dava surecinin geldiği nokta değerlendirildiğinde; genel çerçeve ile olayların oyuncuları ve oyuncuların saha paylaşımı anlaşılabilir hale gelmeye başlamıştır. Genel çözümlemeler yerine tamda işin piyade savaşı aşamasında küçük bir muharebe analizi kimin ne olduğuna dair gerçeği daha iyi betimlemektedir...
E. Hornung, Hatalı Mısır İmgesi ve Modern Ezoterizmin Kaynaklarına Dair Yorumlarının Eleştirisi
XX. yüzyılın son on yıllık diliminde Doğu Bloku ülkelerinin çözülüşü, düşünsel düzeyde beklenmedik etkiler yarattı. Başta Batı olmak üzere kapitalist sistemlerle yönetilen ülkeler, Sosyalizmi ve bunun yanlış uygulanışındaki hatırı sayılır zaman dilimini "nihai bir sonucun" ve kaçınılmaz bir yazgının ifadesi olarak görmeye dair "sistemli bir çalışma" yürüttü. Yaşanan son ekonomik krize dek, kapitalizmin yaşamaya muktedir "tek ekonomik sistem" olduğu iddialarını reddedenlerin yalnızca "romantikler" olduğu, ince bir alayla dile getirilmekteydi. Son küresel krizle birlikte ise Marksizmin kavramlarına geri dönüş sürecinde yaşanan popüler eğilim, içi boş niteliklerine karşın, kapitalizmin de tek kutuplu bir dünyada yaşamayı başarabilme iddiasının üzerine çullanmaya başladı.
Tüm yüzeysel eleştirilerin ve fanatik taraftarlığın dürtüleriyle yapılan savunuların ötesinde en temel yanılgı, Kapitalizm ya da Sosyalizm karşıtlığının özünde, maddi alana uzanmış bir yönetim ve işletim mekanizmasının ya da toplumsal kaynakların kullanımı, üretimi ve paylaşımı sürecindeki "yöntemsel" farklılığın bulunduğu iddialarında yatmaktaydı. Yaşanan tüm başarısızlıklara karşın, kapitalizmin alternatif sistemi olarak sosyalizmin en kritik niteliğinin, tarihsel olarak geleceğe taşıdığı yepyeni bir toplum, insan ve yaşam umudu olduğu atlanmamalıydı. Sosyalizmin saltık bir ekonomik donanım olmadığını atlayan realistler(!) konuyu uzmanlar arası iktisadi tartışmalara indirgeyen yaklaşımlarıyla, ortalığı bulandırmaya çalışsa da, Marksizmin açtığı yolun "gelecek umuduyla" açıkça ilgili olduğu gerçeğini değiştiremedi.
F Tipi cemaat son yıllarda çok gündemde. Gazeteleri, televizyonları, okulları, ticari işleri, okyanus aşırı destekleri, hükümet içindeki etkileri büyük bir güç oldukları imajını destekliyor. Doğrusu cemaatte büyük güç olma imajından gayet hoşnut görünüyor. “Türkiye’de bizsiz adım atılmaz” edasıyla ekranlarda arz-ı endam eden cemaat gazetecilerinin yaydığı hava pek çok şeyin bulanıklaşmasına neden oluyor.
Halbuki Türkiye’de devlet içinde eli kolu olanlar yalnızca onlar değil. Pek çok cemaat F tipi örgütlenmenin açtığı yolda ilerliyor. Devlette bir koltuk kapma ve böylece etkili bir güç olma yarışı bu. Doğrusu pek çoğu da yarışta etkili olmak için de gerekli altyapıya sahipler.
Pek çok öğrenci yurdu işleten, burs veren ve bini aşkın kuran kursu işleten bir cemaat devlet içinde herhalde en çok Emniyet’te sempatizan sahibidir. F tipi örgütlenmenin boş bıraktığı alanlarda S tipi, N tipi her ne ise başka örgütlenmeler de var.
İ.Ö. 1375-1352 yılları arasında hüküm süren ve çoğunlukla Akhenaton olarak bilinen, III. Amenofis'in oğlu IV. Amenofis, modern dünyanın en çok ilgi çeken coğrafyası Mısır'ın, görkemli, gizem dolu tarihinin en ilginç, en tartışmalı Firavunlarından biridir. Modern Batı'nın "uğruna en çok mürekkep harcadığı" bu Mısır hükümdarı, yalnızca politikalarıyla değil, kişisel özellikleriyle de ilgi çekici bir karakter olarak şekillenmektedir.
XVIII.Sülale, Hiksos istilası sonrasında ülkeyi ele geçiren yabancı kralları ülke dışına süren Ahmose'nin "efsanevi" gücünü arkasına almış gözükmektedir. Bununla birlikte yabancı istilacıların kovuluşu yalnızca yeni sülaleye değil, istilaya karşı örgütlenişte öncü rol oynayan Teb kentinin Tanrısı Amon'a da büyük bir prestij sağlamıştır. Amon merkezli dini örgütlenmenin zaman içinde kazandığı güç, siyasi otoritenin tahammül sınırlarını zorlayacak boyutlara ulaşmış; bununla birlikte VI. Amenofis ya da kendisine verdiği isimle Akhenaton'a (1) gelinceye dek, bu örgütlenmeye sistemli bir tepki gösterilmemiştir.
Herhalde insanın en büyük yoksulluğu şaşırma yeteneğini yitirmiş olmasıdır. Bu aynı zamanda bir değer dejenerasyonudur. Artik iyi ve kötüyü ayırt etmek bir yana, ülserli bir doku gibi sadece süreğen sancılı ağrılı bir sızıyla muzdaripsinizdir.
Yaşamın en coşkulu ve sevinçli yönleri bile size ülser sızısı eşliğinde sıradanlaşır.
Yaşadığımız yıllar bir fetret devrimidir, güneş tutulması mıdır bilinmez ama akıl yitimi zamanları olduğundan kuşku duymamak gerekiyor.
Uzaklarda birilerinin hönkürmesi ve bir kelebek etkisiyle ızdırabı bizim böylesine can yakıcı hissetmemiz bir “vudu ayini”nin müzdaribi olduğumuz sanısını uyandırıyor. Sanki uzaklarda karanlık emelleri olan bir pagan küçük biblolarımıza iğne batırmakta ve bizim dayanılmaz acılar çekmemiz için bir heyula harekete geçmektedir...