“Ah çocukluğum... Olmayan bir dünyanın uyurken fısıldanışı kulağımıza…”*
Mustafa Çölkesen
Günümüzde insanlık durumu, en basitinden bir anlatımla, maddi olanın manevi olan üzerindeki yıkıcı hakimiyetine işaret etmektedir.
Tarihteki göreli konsensus dönemlerinin hiçbirinde insanlık bugünkü kadar mutsuz olmadı, bireyin gündelik yaşamının kolaylaştırılması, refahın artmasına yönelik devasa ilerlemelere rağmen, tıpkı bir paradoks gibi, insanlık bu ölçüde kendi eserinin, maddi yaşamın unsurlarının kölesi haline gelerek umutsuz bir yalnızlığa itildi.
Peter Burke'nin, Literatür Yayınları tarafından Türkçe'ye çevrilen "Avrupa'da Rönesans-Merkezler ve Çeperler" kitabı, Avrupa Merkezci ideolojinin tarihsel bir olguya nasıl da sakat baktığının tipik bir örneği olarak gözüküyor.
Yazar Rönesans'ın başat kişi ve şehirlerini ele alırken, Antik Yunan ve Roma'ya duyulan özlemin, Homeros'un, Cicero'nun ya da Seneca'nın isimlerinin ısrarlı vurgusunu gerçekleştirirken, Yunan ve Roma kültürünün yaratıcısı olduğunu bildiğimiz Mısır ve Fenike gibi medeniyetlerin ismini ağzına almaktan umumiyetle kaçınmaktadır.
Mani Dini, ölü bir dindir. En son inananlar 16. yy da Çin'de görülmüştür. M. S. 3. yy da, İranlı bir anababanın, Babil'de doğmuş çocuğunun ismi Mani'dir.
Bu dönemde Mezopotamya
Mani dininin ortaya çıktığı bu koşullarda Mezopotamya'da dini açıdan ciddi bir çeşitlilik bulunmaktaydı. Öncelikle kadim Mezopotamya dinleri, Marduk, İştar; İran dini Mithra tapımları vardı... Ayrıca Yahudilik ve Zerdüşt dini de ciddi olarak tapınılan dinler arasında yer almaktaydı.
1917 Ekim devrimi, Aydınlanma'nın ideallerinin hayata geçmesi yolunda büyük bir anlam taşıyordu: Eşitliğin, özgürlüğün ve kardeşliğin... Liberal dünyanın gerçekleri bizlere, 20. yüzyılın ilk dönemlerinde, Fransız devrimi sürecinde burjuvazinin kullandığı bu sloganların su götürmez eleştirisini vermişti çünkü. Görüldü ki bu burjuvazi açısından geçici bir taktik, felsefeciler açısından da, us'sal düzlemde yaratılmış bir hayalin, gerçek dünyayla bağdaşmayan aşkın çıkarımıydı.
İnsanın doğa ile mücadelesi marksizm için kritik bir önem taşır... v. mejuyev kültür'ü insanın doğa ile girdiği mücadelede gelmiş olduğu aşama olarak tanımlar... sınıfsal ilişki ancak kültürel bir yapı olarak önemlidir...zannedildiği ve yaygın olarak aktarıldığı şekliyle bu felsefedeki temel karşıtlık, sınıf karşıtlığı değil, insan-doğa karşıtlığıdır... sınıfsal çelişkiler, ancak insanın doğa ile girdiği çatışmada ulaştığı aşamanın açılımı ve türevleri şeklinde değer taşımaktadır...