Kuzeyliler, bir gece yola çıkan 4 savaşçı ile ilgili hikayeler anlatır.
Soğuk ülkenin, buza dönmüş denizlerine yönelen ilk savaşçının, 400 yıldır gözükmeyen bir bilgeyi aramaya yollandığı bilinir. Bu kabilenin insanları, Fulkano ismini taşıyan bilgenin buzlar ülkesine ateşi, yayı ve yıldızları gözleme sanatını öğrettiğine inanır. Yaşlıların trans halindeki şiirleri onu anlatır.
Fulkano belki ülkeyi çabucak terketmiştir ama öğretilerinin bekçisi olarak göğün tam tepesine astığı yıldız kabileyi korumaya devam etmiştir. Kabilenin tüm fertleri bilir ki, bu yıldız 40 senede bir gözükür ve gözüktüğünde, Fulkano'nun suya yazdığı yazılar belirginleşir. Doğan güneşle birlikte yazı silinir ve tam kırk sene boyunca bolluk yaşanır. Korku bekçi yıldız'ın geriye dönmemesiyle başlamıştır.
Tek tanrılı üç büyük din olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet Ön Asya’da doğdu. Yahudi dini çıktığı ülke ile sınırlı kaldı ve yayılma eğilimi göstermedi. Hıristiyanlık ise tam tersine doğduğu coğrafyanın dışına taşma eğilimindeydi. Çünkü içinde doğduğu Helenizm, yayılmacı bir ideolojiydi.
Helenizm, başından beri coğrafyaları olduğu kadar inançları da birleştirme eğilimindeydi. Tek bir dünya imparatorluğu kurmak istiyordu ve bunu inanç alanında yapma ihtiyacının yönlendirmesi altındaydı. Otorite tek olmalıydı, imparatorluğun mantığı buydu. İnanç alanındaki tekçilik, işte bu ihtiyacın yansımasıydı.
Helenizm kavimleri yetkesi altına aldıkça, o kavimlerin inançları da buna paralel olarak varlık nedenlerini yitirdi. Politeizm ortadan kalkıyordu ama yerine gelen şey dinden kurtuluş değildi. Helenizm, kaybeden halkların kaderiydi; kaderin sürüklediği kitleler, kadere daha derin bir inançla bağlanmaktaydılar.
Eski Ahid anlatıları kadını öncelikle eksik bir varlık olarak resmeder; onun bir parçası, kaynağı, kökeni hep dışarıda; erkektedir. Erkek olduğu sürece vardır ve yaratım iki cins için de mümkün olsa da, kadın hiyerarşik olarak alt basamakta yer alır. Buna rağmen, egzantrik bir şekilde güçlü bir karakter olarak şekillenişinin altında kadının, ana metnin "çokanlamlı", simgelerle yüklü anlatım tarzı içinde kayboluşu gelir. Kadının silikliği, eksikliği ve ikincilliği, metnin benzer unsurları tarafından dengelenir; göze batmayan bir hale dönüşür.
Kadını eksik olarak resmetmek, metnin içeriğindeki açılımla başka yerlere evrilen niteliksel konumlanmanın yalnızca ilk adımıdır. Çok geçmeden kadın, "kötülükle alabildiğine problemli" bir ilişkiye girmiş karaktere dönüşecektir. Elbette kötülüğün kaynağı değildir o, bu eğilimin temel karakteri olan Şeytan'ın yalnızca aracıdır. Kadın, ana tabloda yetersizlik abidesi gibidir, alık bakışlarıyla etrafı seyrederken, kötülüğün gerçekleşmesinin aracı haline dönüşür.
1980’li yıllarda Türkiye kadın hareketinin en büyük derdi o dönemde kadın mücadelesinin sosyalistlerin vesayeti altında olmasıydı. Bundan hareketle en büyük eleştirilerini de hep kendilerinin soluna yöneltiyorlardı. Liberal eğilimli bir salt kadın hareketinin ortaya çıkması için sol sosyalist hareketlerin düzen tarafından sindirilmesine ihtiyaç duyulmuştu. O dönemde kadın hareketinin en çok yakındığı konu, soldan solun eleştirisiydi. Sol, yükselen kadın hareketinin, asıl mücadele eksenini kaydırmak için desteklenen eylülist bir hareket olduğunu düşünüyordu.
Aradan geçen 20 yılın sonunda hayatın gösterdiği şu; kadın kurtuluş hareketinin sorunları sadece sınıf eksenli bir yaklaşımla çözülmez evet, ama sınıfsal hareketin dışında bir kadın hareketi de sadece marjinal bir fantezi olarak kalır.
Modern zamanların kadınlara sağladığı nispi haklara rağmen bir toplumsal cins olarak kadınlar, yaşadığımız dünyanın toplumsal ve siyasal gidişinin gelecekteki doğrultusuna yönelik düşünsel kaygıların uzağında durmaya, bu konudaki “tarihsel sessizliklerini” korumaya devam ediyorlar.
Oysa daha yakın geçmişte, 1980’lerin ortalarında “yeni toplumsal hareketler” olarak adlandırılan örgütlenmeler bağlamında kadın hareketi de bir dinamizm yakalamış görünüyordu. Bürokratik sosyalist bloğun çözülmesiyle birlikte, dünyanın apolitikleşme süreci kadın hareketlerini de giderek marjinal yapılar haline dönüştürdü. Bu genel hareketsizliğe eşlik eden örgütlülükten kaçış nedeniyle kadınlar, özgül sorunlarını tarihsel kökenleriyle ele alıp, onlara önderlik ederek, binlerce yıl önce kaybettikleri itibarlarını kendilerine kazandırma çabasında olacak kolektif örgütlerini yitirmiş durumdalar.