Advertisement
Ana menü
Ana sayfa
Makaleler
Röportajlar
Blog
Yazılar
Bağlantılar
Arama
Dikine Forum
İletişim
Yazarlarımız
Güncel yazılar
İstatistikler
Ziyaretçi sayısı: 620837



Dikine
Forum
açıldı



 
Bulunduğunuz sayfa: >> Ana sayfa arrow Yazılar arrow Makaleler arrow Halklar Dinini Nasıl Kabul Eder ?

Halklar Dinini Nasıl Kabul Eder ? Yazdır E-posta
Çarşamba, 03 Ekim 2007
 

Yazan: Özcan Buze,

Okunma Sayısı : 3515

Özcan BUZE

Erdoğan Aydın'ın iddia ettiği gibi, Türklerin misyonerlik faaliyeti sonucu barışçı bir şekilde değil de, zorla müslüman olduğu, Amerikan Kızılderilileri gibi imha edilmemek için Islamı kabul etmek zorunda kaldığı iddiası doğru mudur? Ilhan Arsel, Şükrü Günbulut gibi yazarların ileri sürdüğü gibi Türkiye'deki ekonomik ve toplumsal sorunların kaynağı Türklerin Islamiyeti kabul etmiş olması mıdır? Batı ülkeleri Hıristiyanlığı kabul ettiklerinden mi laikliği benimsedi? Yine E. Aydın'ın sandığı gibi, Islam gerici bir din iken, Hıristiyanlık bünyesinde barındırdığı bazı özellikler yüzünden ilerici midir? Hıristiyanlığın oluşumu ile devlet dini olması arasında uzun bir süre geçtiği doğru mudur? Islam, kurucusu hayattayken iktidar' olduğu için mi gericileşti?

Adı geçen yazarların kitaplarını inceleyen herkes, bu sorulara verilen yanıtların olumlu olduğunu bilir. Toplumların gelişmesi ve dinlere tarihsel maddeci açidan bakanların ise bu sorulara olumsuz yanıt vermesi gerekir. Soruların bu şekilde sorulması bile, burjuva Aydınlanmacılığının en geri noktalarının aşılamamış olduğunu göstermektedir. Ayrıca Avrupamerkezciliğin tezlerinden derin bir şekilde etkilenmişlerdir. Bir toplumsal-ekonomik kuruluşa özgü ideoloji, o toplumsal-ekonomik kuruluşa geçmenin eşiğine gelmemiş hiçbir toplum tarafından benimsenemez. Proletaryanın ideolojisi olarak bilimsel sosyalizmin feodal toplumda doğması beklenebilir mi? Oysa olsa, dinsel görünümlü bazı dinsel ortaklaşmacılık taleplerine dayalı hareketler olabilir. Ama bunlar sosyalizme geçiş için gerekli teorik ve maddi temeli sağlayamaz. Bunun için kapitalizmin ortaya çıkmış ve bu üretim tarzının iki ana sınıfından biri olarak işçi sınıfının toplum hayatındaki yerini almış olması gerekir. Aynı şekilde, bir feodal devlet ideolojisi olarak Islam, o ideolojiyi benimseyip egemenliğine dayanak yapacak bir egemen sınıfın varlığını gerektirir. Nitekim Türkler de, Islamı benimsediklerinde devlete sıçramanın eşiğinde bulunuyordu.

Bu yazıda, Türklerin Islamı benimsemelerini değerlendirebilmek için, çeşitli toplumların yaşadıkları benzer süreçlere bakılacaktır. Yazının amacı, Türklerin Müslümanlaşma sürecini ele almaktan çok, başka halkların dinlerini benimserken izledikleri yol ile pek farklı bir yol izlemiş olamayacaklarına işaret etmektir. Türklerin toplumsal gelişmesi de insanlığın geri kalanı ile aynı yasal üzenlikliklere tabi bir süreçtir. Yazı, bu gerçeğe başka bazı örnekleri hatırlatarak dikkat çekmeyi amaçlamaktadır.

Önce misyonerlik ve Kızılderililer konusunda bazı şeyler söylemek gerekiyor.

MISYONERLIK BARIŞCI MI?

Misyonerlik, ideolojik yayılmanın biçimlerinden biridir. Sömürge fetihleri sırasında son derece geniş olarak yürütülmüş ve sömürge mparatorluklarının
kurulmasıyla kolaylaştırılmıştır. Misyonerlik faaliyetinin amacı Hıristiyanlığı barışçı bir şekilde yaymak olmamış, tersine misyoner kuruluşları Amerika, Asya ve Afrika halklarının köleleştirilmesi ve soyulmasında aktif bir şekilde yeralmıştır. Cizvit, Fransisken, Benedikten, Dominiken vb. gibi Katolik tarikatleri misyonerlik faaliyetinde büyük bir rol oynamıştır. Bu faaliyetin merkezi bir elden yürütülmesi için Congregatio de Propaganda Fidei (Inanç Yayma Cemaati) adıyla bir örgüt kurulmuştur. Bu örgüt sömürgeleştirilen ülkelerdeki msyonerlik faaliyetlerini tek elden denetlemiş, eğitim ve sağlık hizmetleri onun tekeline verilmiştir. Misyonerlerin zaman zaman askeri hareka[tlara doğrudan katıldığı olmuştur.

Misyonerlik her zaman sömürgecilik ile ele ele gitmiştir. Misyonerler sömürgeleştirilen ülkelere hem sömürgeci fetihten önce, hem de fetihten sonra giriyordu. Fetihten önce girenler, ilgili ülkede yaptıklar çalışmalarla sömürgeci orduların dayanacakları idari mekanizmanın kurulmasının zeminini hazırlıyordu. Bunu yapamadıkları yerlere ise fetihle birlikte girmişlerdir. Bu bakımdan misyonerliği barışçı bir din yayma biçimi saymak mümkün değildir. Yoksa, dinler eşit koşullarda özgürce yarışmışlar da, bu özgür ortamda kitleleri en iyi ikna eden kazanmış değildir. Bunun böyle olması da bir bakıma doğaldır. Çünkü, ideolojik mücadele sınıf mücadelesinin bir parçasıdır. Sınıf mücadelesi ise sadece barışçı yöntemlerle yürütülmez.

KIZILDERILILER

Gelelim, Türklerin Islamı kabul etmeleri ile Kızılderililere yapılanlar arasındaki benzetmeye. Kanımızca bundan daha uygunsuz bir benzetme aransa da bulunamaz. Çünkü Türklerin Islamlaşması, Türk toplumlarının kendi iç çelişkileri sonucu devlete sıçramanın eşiğine geldiği sırada olduğu halde,Amerikanın keşfi sırasında Kızılderili topluluklarının ezici çoğunluğu bu aşamanın çok uzağında bulunuyordu. Avrupalı fatihler bu toplulukları fethettikleri zaman, onlara kendi gelişme süreçleri sonucu ulaştıkları bir aşamada doğal olarak kabullenebilecekleri kurum ve kuruluşları getirmediler. Ayrı, yabancı bir toplumsal-ekonomik kuruluşa özgü kurumları zorla dayattılar. Bu toplulukların bünyesine yabancı ögeleri zorla soktular. Kızılderililer bunun için, soyları tükenircesine büyük bir direniş gösterdiler.

Amerikanın yerlilerini, M.Ö. 40 bin-'0 bin cıvarında başlayan bir göç süreci sonucu, vahşi hayvanların peşinden bu kıtaya geçen Mongolik halklar oluşturdular. Göç binyıllarca devam etti ve bu halklar 42 milyon kilometrekarelik bir alana yayıldılar. Ilk gelenler, paleolitik (eski taş çağı) kültürü aşamasında bulunuyordu. Dağıldığıkları yerlerdeki doğal ve ekonomik koşulların farklı olması ve kabileler arası ilişkilerin ve etkilerin muazzam bir çeşitlilik arzetmesi sonucunda, değişik kabileler arasında üretim güçlerinin gelişme düzeyi bakımından büyük farklılıklar ortaya çıktı. Kuzey'de Meksika'nın ortalarından, Güney'de Şili'nin Maule ırmağına kadar uzanan bir kuşakta yüksek kültürlere (kültür sözcüğünü, üretim güçlerinin uygarlık öncesi çeşitli gelişme aşamaları için kullanıyoruz) mensup halklar oturuyordu. Batıda ise Yukatan, Bolivya'daki Magdalena ırmağı ile Kolombiya'daki Kauka ırmağı arasındaki vadi, Bolivya ve Arjantin'in And Dağları'nın bu tarafındaki kesimler de yüksek kültür alanları idi. Kuzeyde Uto-Aztek ve Maya, Güney'de Çibça, Keçua ve Aymara dil gruplarına bağlı diller konuşan topluluklar yaşıyordu. Bunlar tarımla uğraşıyor, fasülye, kabak, biber, ayçiceği, kakao, tütün, pamuk ve patates yetiştiriyordu. Fakat kullandıkları tarım yöntemleri çok farklıydı. Mayalar ilkel kesim ve orman yakımı kullanırken, Aztekler yapay sulama yapıyor, Keçulara ise teraslama yöntemi uyguluyorlardı. Sanatların gelişmesi kentlerin kurulmasıyla sonuçlandı. Böylece bazı halklar uygarlığın ön aşamasına geldiler. Fakat kabile ilişkileri tümüyle aşılamadı. Bir yandan kabile ilişkileri devam ederken, öte yandan kölecilik başladı. Işte Avrupalılar Amerika'ya ayak bastıkları sırada, üretim güçlerinin gelişmesi bakımından en ileride olan halklar bu düzeydeydiler. Oluşan devletler de şehir devletleri olarak ortaya çıktılar. Yani Mezopotamya'daki şehir devletlerine benzeyen bir durum söz konusu. Avrupalılar geldiği zaman hükümdar olan Ikinci Montezuma'nın başında bulunduğu devlet bir feodal imparatorluk değildi. Tıpkı Sümer şehir devletlerinde olduğu gibi, bir şehrin hükümdarı diğer şehirlerin hükümdarına rütbece üstün sayılıyordu. Montezuma'nın imparatorluğu itibari bir imparatorluktan öte gidemiyordu. Çünkü, fiili imparatorluğu diğer hükümdarlar tarafından, formel bir biat ötesine geçecek şekilde kabul edilmiyordu. Avrupalılar geldiğinde bu bölgedeki halkları ilkel toplumdan köleci topluma geçiş aşamasında buldular. Yukatan'daki Mani, Sotuta, Izmal vb. gibi şehir devletleri aralarında kabile ve sınıf çelişkilerinin bir sonucu olarak şiddetli savaşlar yapıyordu. Montezuma, "imparatorluğunun" dağılmaması için ümitsiz bir mücadele veriyordu. Inka "imparatorluğu" Tahuantinsuyo da aynı durumdaydı. Hükümdar Huaskar ile üvey kardeşi Atahualpa arasındaki savaşla son derece zayıflamıştı.

ARAWAKLAR VE TÜRKLER

Bu halkların dışında kalanlar ise mülkiyet ilişkileri yönünden bir katmanlaşmayı ya tanımıyordu (büyük çoğunluk bu durumdaydı), ya da bu sürecin çok alt basamaklarında bulunuyordu. Her iki Amerika kıtasında da büyük çoğunluk, ilkel toplum düzeyinde olan halklardan oluşuyordu. Alaska ve Kanada'da Algikinler ve Atapaskalılar, Kuzey Amerika ovalarında Siyular, Şoşoneler ve Kedolar, Öinoko Amazon havzalarında, Paraguay ırmağı havzasının yukarı kısımlarında ve Brezilya platosunda Arawaklar (E. Aydın, Türklerin Islamla tanışmasını ve Müslümanlığı kabul etmesini işte bu Arawaklar'ın Avrupalılarla karşılaşması ve direnişi ile kıyaslıyor) Karibalılar ve Tupi-Guaraniler, Arjantin ve Güney Şili'de Arakualar, Guaykurular, Puelceler ve Çonolar hep bu düzeydeydi. Bunlar kabile konfederasyonları kurma, kabile ilişkilerinin çözülmesi, proto-feodal bağımlılık ilişkilerinin ortaya çıkması gibi devletin doğumuna çok yaklaşıldığı bir durumun çok uzağında bulunuyordu.

Avrupalılar Amerika'ya geldiklerinde, en büyük direnişi toplumsal farklılaşma ve sınıflaşmanın uzağındaki yerlilerden gördüler. Sınıflaşmanın ileri aşamalara vardığı yerlerde ise daha çabuk hakim oldular. Bunların direnişi ötekilere göre daha çabuk alt edildi. Conquistadore diye bilinen ilk fetihçilerin önce buralara yönelmeleri de anlamlıdır. Vasco Nunez de Balbao, Darie;n kıyılarına, Cortes Meksika kıyılarına ve Pizarri, Peru kıyılarına Kastilya bayrağını diktiler. Feodal ilişkilerin Amerika kıtasına uyarlanması en uygun koşullarını da buralarda buldu. Türklerin müslümanlaşmasına ille de Amerika'nın keşfinden sonraki tarih içinden bir örnek aranacaksa buralardan aranmalı. Bu örnekler de pek uygun değil, ama kabile toplumlarının yaşadığı bölgelerin fethine göre daha yakın örnekler. Portekiz, Britanya ve Fransa tarafından yürütülen fetihler ilk önce sınıflaşmanın alt basamakları arasındaki halkların yaşadığı bölgelerde oldu. Arawaklar gibi, bu halkların Avrupalılarla karşılaşması da Türkler ile Müslümanların karşılaşmasına hiçbir şekilde benzetilemez.

ROMA VE GERMENLER

Türklerin Islamla karşılaşması, Müsüman olması, Müslüman olmazdan önce ve sonra Islam devletleriyle ve Hilafet merkeziyle ilişkileri daha çok Germen kabilelerinin Hıristiyanlıkla karşılaşması, Hıristiyanlığı kabulü ve Roma ile ilişkilerine benzer. Öbakımdan, bu tarihsel döneme biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Çünkü Türklerin Müslümanlaşması, ancak benzeri tarihsel örneklerin oluşturduğu arkaplan önünde doğru bir yere konabilir. Bunun için Germenler'den başka, Roma'nın Hıristiyan olması ve Rus devletinin Hıristiyanlığı benimsemesine kısaca da olsa bakmak yararlı olur.

Burada Roma imparatorluğunda feodal ilişkilerin nasıl ortaya çıkıp egemen hale geldiğine girmeyeceğiz. Ancak şu kadarını belirtmekle yetinelim: Üçüncü Yüzyıl ile Beşinci Yüzyıl arasında köle emeği kullanarak işletilen latifundialar, köle emeği ile üretimin, üretkenliğinin son sınırına varması nedeniyle ikiye bölünmeye başlandı. Küçük bir kısım toprak, efendi toprağı olarak (villa) bırakılırken, büyük bölümü küçük parçalara ayrılarak kiraya veriliyordu (colon). Kiracılar eski hür köylüler ve daha verimli çalışması için efendileri taarfından azat edilmiş eski kölelerdi. Son dönem Roma imparatorluğunun tarımsal yapısında ortaya çıkan bu değişiklikler, embriyonik olarak bünyesine daha sonra bütün Avrupa'da egemen olacak olan üretim ilişkilerini barındırıyordu. Bu ekonomik ve toplumsal değişiklikler de siyasi iktidarın karakterinde değişiklikler meydana gelmesi sonucunu doğurdu.

Dördüncü Yüzyıl'ın sonunda imparatorluğun ikiye bölünmesi bunun ilk göstergelerinden biri olarak meydana geldi. Galya, Italya, Ispanya ve Britanya ile Tuna boyu ülkelerinden Panonya ve Illirya Batı Roma Imparatorluğu'nu oluştururken, Balkanlar, Mısır ve Küçük Asya Doğu Roma (Bizans) Imparatorluğu sınırları içinde kaldı.

ROMANIN SONU VE FEODAL SENTEZ

Varlığının son yüzyıllarında Roma Imparatorluğu artan ölçüde Barbar (üretim güçlerinin belli bir aşamasına denk düşen toplumsal gelişme düzeyi anlamında) kavimlerin dışarıdan baskısına maruz kaldı. Içeride de colonlarda çalışanların ve kölelerin isyanları devleti zayıflatıyordu. Barbar kabilelerin gücü, Roma ordusunun '78 yılında Adrianopolis'te (Edirne) yenilgisi ile gözle görülür, elle tutulur sonuçlar vermeye başladı. Savaşta Imparator Valens de öldü. Zafer kazananlar Vizigotlardı. Vizigotlar şefleri Alaric'in komutasında oniki yıl sonra Roma'ya gireceklerdi. Roma tarihinde ilk defa düşüyordu. Kırkbeş yıl sonra, 455 yılında Kuzey Afrika'dan Italya'ya giren Vandallar da Roma'yı talan etti. Roma Imparatorluğu hala ayaktaydı ama, artık emirleri veren Barbar kavimlerinin liderleri idi. Vandalların Roma'yı talan etmelerinden yirmibir yıl sonra, 476 yılında Barbar kabilelerin mensuplarından oluşan paralı ordunun komutanı Öoacer, Batı Roma Imparatorluğunun son imparatoru Romulus Augustus'u devirerek bu devletin varlığına son verdi. (Burada aklımıza, Mısır'a paralı asker olarak giren Memluk Türklerinin iktidarı ele geçirmesi ve Memluk Tolunoğlu hanedanının kurucusu Ahmet bin Tolun geliyor). Roma artık tamamen Ötrogotların elindeydi. Sonra Langobardların ve Sekizinci Yüzyıl'da da Frankların egemenliğine girdi.

Barbar kabilelerin Italya'ya girişleri, sıradan bir askeri fetihten ibaret olmadı. Önemli toplumsal-ekonomik ve siyasal sonuçlar doğurdu. Bu kabileler Roma Imparatorluğu'na, onun sistemine ve köleci egemen sınıflara ağır darbeler indirdi. Örneğin, Langobardlar Romalı toprak sahiplerinin ellerindeki toprakları almakla kalmadılar, sık sık sahiplerini de öldürdüler. Fakat Barbar istilalarının sonuçları sadece yıkıcı türden sonuçlar değildi. Bunlar, feodal ilişkilerin yerleşmesine önemli katkılarda bulundular. Italya, Fransa, Ispanya ve Britanya'daki Germen kabilelerinin komünal-klan yapısı çözülme aşamasındaydı. Toprak üzerinde özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla mülkiyet eşitsizlikleri gelişmeye başladı. Bu da kalıtsal soyluluğun ve krallık iktidarının doğmasına yolaçtı. Beşinci Yüzyıl ile Sekizinci Yüzyıl arasında kurulan barbar krallıkları döneminde mülkiyet eşitsizliğine dayalı bu toplumsal katmanlaşma iyice belirginleşti. Fransa ve Italya'da Vizigotlar ve Franklar, Kuzey Afrika'da Vandallar, yine Fransa'da Burgundlar, Italya'daOstrogotlar ve Langobardlar, Britanya'da Anglo-Saksonlar çeşitli krallıklar kurdu.

Böylece, barbar toplumlarındaki kabile ilişkilerinin çözülmesiyle ortaya çıkan feodal ilişkilerin erken biçimleri (proto-feodal bağımlılık ilişkileri) geç dönem Roma toplumunda ortaya çıkan benzer ögelerle birleşti. Son derece önemli çelişmelerle dolu olan bu süreç, yeni toplumsal ve ekonomik ilişkilerin doğmasına yol açan niteliksel bir sıçrama meydana getirdi. Feodal ilişkilerin erken biçimleri, gelişmiş feodal ilişkiler haline, fethedilen ülkelerde mevcut üretim güçleri sayesinde daha kolay geldi. Batı Avrupa'da Beşinci Yüzyıl ile Sekizinci Yüzyıl arasında meydana gelen bütün olaylar, yani Roma topraklarının barbar kavimler tarafından fethedilmesi, colon çalışanlarının ve kölelerin isyanları ve erken feodal devletlerin oluşumu, derin bir toplumsal devrimi, feodal toplumsal-ekonomik kuruluşun oluşmasına yol açan devrimi temsil ediyordu.

HIRISTIYANLIK VE FEOALIZM

Batı Avrupa'da meydana gelen bu değişikliklerde din önemli bir rol oynadı. Heterodoks bir Yahudi tarikati olarak ortaya çıkan Hıristiyanlık Roma Imparatorluğu'nun çöküşü sırasında, daha Ikinci Yüzyıl'dan başlayarak egemen sınıflar tarafından Roma halkları üzerinde ideolojik etki faktörü olarak kullanılmaya başladı.

Burada durup, Hıristiyanlığın gelişmesine kısaca bakmakta yarar var. Bu, Islamın kurucusu hayattayken iktidar olduğu, dolayısıyla daha başlangıcından itibaren iktidar ideolojisi olduğu için laikliğe elverişli olmadığı, Hıristiyanlığın ise bir muhalefet dini olup yüzyıllar sonra devlet dini haline geldiği, Islamın tersine, bünyesinde barındırdığı özellikleri nedeniyle laikliğe elverişli olduğu yolundaki iddiaları değerlendirmek bakımından da bir zorunluluk. Bu türden iddialarda hangi Hıristiyanlık'tan sözedildiği açık değil. Bu iddialar zımnen de olsa, tek bir Hıristiyanlık varmış gibi bir önkabulden hareket ediyor. Ösa kölelerin Hıristiyanlığı ile Protestan Hıristiyanlığa kadar, değişik tarihsel dönemleri kapsayan, değişik toplumsal-ekonomik kuruluşların değişik sınıflarının ideolojisi olmuş Hıristiyanlıklar var.

Hz. Isa'nın doğduğu çağda Ötadoğu'da bilge, rahip, müneccim, peygamber kılığında birçok insan dolaşıyordu. Aslında Hz. Isa da bunlardan biriydi. Kendisi hiçbir zaman yeni bir din getirdiğini, Tanrının oğlu olduğunu vb. iddia etmemişti. Öun hayatıyla ilgili efsaneler daha sonra şekillenmiştir. Bazı yazarlar, Isa'nın kişiliğinde birçok insanın hayatının birleştirildiğini ve ortaya Hz. Isa inancının çıktığı kanısında. Hıristiyanlığın şekillenmesinde birçok kaynak etkili oldu. Hıristiyanlık inancının Budizmden bile etkilendiği, örneğin Uçlübirlik (Teslis) dogmasının Budizmdeki Brahma-Şiva-Vişnu üçlemesinden esinlendiği de öne sürülüyor. Hatta, yeniden dünyaya geliş (reenkarnasyon) öğretisinin Hıristiyan itikadından Bizans Imparatoru Birinci Jüstinyen'in karısı Imparatoriçe Teodora'nın isteğiyle çıkarıldığı bile söylenir. (Iskenderiyeli Origen'in öğretilerinin yasaklanması da Jüstinyen'in zamanında olmuştur.)

Bu kaynak bolluğu içerisinde Hz. Isa'nın kendi söyledikleri çok küçük bir bölüm oluşturmaktadır. Hatta Nasıralı Isa isminde bir insanın yaşamadığını öne süren yazarlar bile vardır. Her halükarda, yeni dinin Hz. Isa tarafından getirildiğine inanılması, tarihsel rastlantıların o şekilde tecelli etmesinin bir sonucu oldu. Yoksa, Isa'nın söyledikleri diğer birçok benzerininki gibi unutulabilir, ya da yeni dinin kurucusu olarak örneğin Tyanalı Apollonius kabul edilebilirdi.

DEVLET DINI OLARAK HIRISTIYANLIK

Çeşitli kaynaklardan beslenen Hıristiyanlığa ilk biçim verenlerden biri Tarsus'lu Pavlus oldu. Ötadoğu'daki Mesih inançlı çeşitli tarikatler (örneğin Yahudi Eseneliler tarikati), Musevi teolojisi, eski Mısır inançları, Yunan felsefesi (örneğin Iskenderiyeli Filo'nun Logos öğretisi) ve geç dönem Stoacılığı Hıristiyanlığın şekillenmesinde önemli etkilerde bulundular. Engels "Stoacı-Filocu terk-i dünya ve zahitliği, ezilen halk kitlelerini kendine çekecek bir dinin temel ilkeleri haline getirmek, ancak mezardan sonra ödül beklentisiyle olanaklı oldu'" diye yazıyor. Uçlübirlik, Vaftiz, Efkaristo (Aşai Rabbani ayini, Komünyon) ve daha başka öğretiler, ilk Hıristiyanları hiç ilgilendirmiyordu. Hıristiyan dogmasının evrimi uzun bir süreç içinde oldu. Hıristiyan dininin temel öğretilerinin tamamı anlamındaki itikad Iznik ve Istanbul Ekümenik Konsillerince formüle edildi. Bu konsillerden sonra da çeşitli defalar eklemeler ve değişiklikler yapıldı. Bu ekleme ve değişiklikler çeşitli ayrılıklarla sonuçlandı. Hıristiyanlığın oluşumu, kurucusu kabul edilen Hz. Isa'nın ölümü ile tamamlanmamıştır. Hatta onun öldüğü kabul edilen tarihlerde henüz bir din olarak oluşmaya bile başladığı söylenemez. Hıristiyanlığın kurulması yönündeki ilk adımlar, Pavlus tarafından atıldı. Ama bunlar ilk adımlardı. Hıristiyanlığın oluşması uzun bir zaman aldı. Hıristiyanlık diye tanıdığımız din oluştuğu zaman ise artık iktidar mevkilerinden fazla uzak değildi. Bir süre sonra "iktidar" oldu. Yani, kurulduktan yüzyıllar sonra iktidar olduğu doğru değildir. Devlet dini olarak şekillenmesinde, iktidara yakınlık-uzaklık bakımından arasında Islam ile büyük bir fark yoktur.

313 yılında yayınlanan Milano Fermanı ile Hıristiyanlık putperest dinlerle birlikte meşru bir din olarak kabul edildi ve inananları üzerindeki kovuşturmalara resmen son verilmiş oldu. Ancak kovuşturmalar resmen son bulmazdan çok daha önceleri fiilen son bulmuştu. Daha sonra Imparator Konstantin de Hıristiyan oldu. Bir süre sonra Hıristiyanlık Roma'nın resmi dini oldu. Dördüncü Yüzyılın sonları ya da Beşinci Yüzyılın başlarında Roma piskoposu, Papa olarak adlandırılmaya ve Aziz Peter ile Hz. Isa'nın yeryüzündeki halefi olarak nitelendirilmeye başladı. Yani o da bir ''Halife''dir. Papa, Katolik Kilisesi'nin başıydı. Papalık makamının en önemli görevleri arasında, resmi ideolojiye karşı meydan okumalarla mücadele etmek de bulunuyordu. Resmi dogmalara itiraz eden, değişik öğretiler savunanlar lanetleniyordu. Papalık makamı ortaya çıkar çıkmaz, Iskenderiyeli papaz Aius'un resmi dogmaya karşı çıkarak Isa'nın Tanrıyla özdeş olamayacağını savunması lanetlendi. Aius'un öğretisi bir süre, Roma'ya karşı savaşan barbar kabileler arasında taraftar bulmuştu. Yani, Hıristiyanlık resmi din olur olmaz, yasaklara ve baskılara başladı. Hiç de iddia edildiği gibi 'ideolojilerin barışçı yarışması''na razı olmadı. Bu iş, engizisyon mahkemelerine kadar gitti.

HIRISTIYAN ŞERIATI

Yani, Engizisyon E. Aydın'ın iddia ettiği gibi, "Hıristiyanlık'ta özsel olmayan'", adeta kazaen ortaya çıkmış bir şey değildir. Hıristiyanlığın da bir Şeriatı vardır. Katoliklikte de Ortodokslukta da, Islam Şeriatında olduğu gibi sadece din değil, dünya işleri de en ince ayrıntılarına kadar belirlenmiştir. Tersini iddia edecek olanlar Birinci Jüstinyen zamanında yazılı hale getirilen ve Justinyen Kodeksi (Codex Justinianeus) diye bilinen düzenlemelere bakmalıdır. Ölarca kitabı bulan bu düzenlemeler, sivil hayattan devlet hayatına, kilisenin yerine, resmi itikadlara kadar herşeyi düzenliyordu. Hıristiyan Şeriatının bundan somut kanıtı olamaz. Şeriatı Islama özgü sanmak ve Islamı 'geriliğin dini'' olarak ilan ettikten sonra geriliğin nedenini Şeriatta aramak materyalist tarih anlayışıyla bağdaşamaz. Esasen dünya çapındaki dinlerin her üçünün ve bunların dışında kalan dinlerin (Yahudilik, Budizm) çoğunun Şeriatları vardır. Zaten Şeriatları olmaması da düşünülebilecek birşey değildir. Zira o zaman dinleri sadece inanç alanına münhasır, dünyevi kökleri olmayan, toplumların belirli gelişme aşamasında, o aşamadaki üretici güçlerin belli bir gelişme düzeyine uygun düşen bir bilinç biçimi olarak doğduklarını reddetmek anlamına gelir. Din ve dünya işlerini düzenleyen kurallara Islamın Şeriat, Hıristiyanlığın Kodeks, Budizmin Darma demesi bizi yanıltmamalıdır. Fark isimlendirmededir. Şeriat, kralların, padişahların "Tanrı iradesine" dayandırdıkları iktidarlarının ürünü olarak, bir tür "kullanma talimatıdır.. Hıristiyan toplumlarında yürürlükten kalkması burjuvazinin önderlik ettiği demokratik devrimlerle oldu. Bu toplumlara laiklik, devrimle geldi; yoksa Hıristiyanlığın bünyesinde barındığı özgül özellikleri nedeniyle "ilerici bir din" olmasından değil. Şeriat, Tanrı'nın siyasal alandaki ideolojik varlığına son verildiği yerlerde kalkar. Laiklik, devrimle gelir.

SEZAR ILE PAPA

Tekrar Roma'ya ve Germen halklara dönecek olursak: Sekizinci Yüzyıl'ın ortalarında, Frank devleti ile Roma Katolik Kilisesi arasında siyasi ve ekonomik bir ittifak yapıldı. Özamana kadar Mojordomo ("Bey"e karşılık düşen bir asalet ünvanı) ünvanını taşıyan Kısa Pepen 75' yılında Frankların Kralı ilan edildi. Buna karşılık o da beneficium adıyla bilinen bütün toprakları, Kilise'nin mülkü olarak kabul ettiğini ilan etti. Beneficium'ları elinde tutan kişi vergisini Kilise'ye ödüyor, fakat askeri hizmetini krala yapıyordu. Papa Ikinci Stefan daha da ileri giderek Pepen'in krallığı ele geçirmesini takdis etti. Öda buna karşılık Langobardlardan aldığı toprakları (Roma ve Ravenna) Papa'ya bağışladı. Roma'daki Papalık devletinin temeli bu oldu. Burada, E. Aydın'ın kitabında Hıristiyanlığı ilerici din olarak göstermek için zikrettiği (yanlış olarak ''Sezar'ın hakkı Sezar'a, Tanrı'nın hakkı Tanrı'ya şeklinde zikrediyor) ''Sezar'ın hakkı Sezar'a, Papa'nın hakkı Papa'ya'' sözünün gerçekte ne anlama geldiği çok açık görülüyor. Sezar ile Papa'nın işbirliğinin bu kadar açık olmadığı zamanlarda bile, birbirlerini tamamlayan işlevler gördüğü yine de bellidir. Pepen ve daha sonra Şarlman ile Papa'nın ilişkisi, Selçuklu devletinin ilk sultanı Tuğrul Bey ile ve daha sonra onun yerine geçen Alpaslan ile Abbasi Halifesi arasındaki ilişkiye benzemiyor mu? Pepen ve Şarlman karşısında Papa'nın ne kadar gücü varsa, Halife'nin de Tuğrul ile Alpaslan karşısındaki gücü o kadardır.

Pepen'in başlattığı bu Papa ile yakın işbirliği siyaseti, Karolenj hanedanı tarafından daha sonra da sürdürüldü. Kilise ile yakın işbirliği politikası Alman kralları tarafından da benimsendi. Öuncu Yüzyılda Birinci Otto ile Ikinci Ottto'nun Kilise'ye yaptığı muazzam bağışlar ve Papalık ile Krallık iktidarının neredeyse içiçe geçmesi ile adeta tek bir iktidarın farklı işlevlerinin iki makam tarafından yürütülmesi gibi bir görünüm arzetmeye başladı. Piskoposların ve manastır başrahiplerinin yaptığı tüm atamalar pratikte kralın onayından geçiyordu. Kilise ileri gelenleri de devlet görevleri ve diplomatik görevler yerine getiriyordu. Hatta orduda bile hizmet ettikleri görülüyordu. Burada Papanın hakkı ile Sezarın hakkı birbiriyle içiçe geçmiş gibidir. (Islam devletlerinde Halifelik ile hükümdarlığın birleştiği durumlarda da idari görevler ile dinsel-hukuki görevler farklılaşmıştı. Hukuken Hilafet makamını da işgal eden olan Osmanlı sultanlarının yanında bir de Meşihat makamı, yani Şeyhülislamlık bulunduğunu hatırlayalım.)

HIRISTIYAN BARIŞI

Papalık ile kralların oluşturduğu yakın işbirliği sayesinde halk kitlelerinin Hıristiyanlaştırılması işi hızlandırıldı. Batı ve Kuzey Avrupa'da egemen sınıflar Hıristiyanlığı benimsedikten sonra halkın çoğunluğu putperest inançlarına bağlı kalmaya devam etmişti. Yedinci-Sekizinci yüzyıllarda hıristiyanlaştırma kampanyaları hızlandı. Dokuzuncu-Öuncu yüzyıllarda doruk noktasına vardı. Bu kampanyalar her zaman şiddetle yürütüldü. Putperest kabilelerin beyleri öldürüldü. Zaman zaman beyleriyle birlikte kabile üyeleri de kılıçtan geçirildi. Şarlman zamanında yapılan zulümlerin anıları günümüze kadar yaşamıştır. Germen kabilelerince saygı gösterilen kutsal ağaç Irminsul'un Şarlman'ın emriyle kestirilmesi karşısında kabilelerin günlerce ağladıkları ve ağacın yeniden hayata dönmesini bekledikleri anlatılır. Bu, Aztek'lerin Hernan Cortes tarafından öldürülen Ikinci Montezuma'nın yeniden hayata dönmesini beklemelerinden daha az acıklı bir öykü değildir. Kuzey Avrupa'nın,özellikle Iskandinavya'nın Hıristiyanlaştırılmasının öyküleri hafızalarda daha da canlıdır. Papalık ile ilişki kuran Harald, bütün Norveç'i Hıristiyanlaştırmadan saçlarını kesmeyeceğini ilan etmişti. Önedenle "Gür Saçlı Harald" anlamına gelmek üzere Harald Hårfagre diye anılmaya başladı. Kral Olav ise işkence tekniklerindeki yaratıcı buluşları ile ünlüdür. Olav, Türklerin Müslümanlığı kabul ettiği yıllarda bütün Norveç'i tek bir yönetim altında birleştirmeyi başardı. Daha sonra Aziz ilan edildi ve Kutsal Olav (Olav den hellige) adıyla anılmaya başlandı. Hıristiyanlığın misyonerlik faaliyetleri ve ünlü misyonerleri arasında bu tip şahsiyetler önde gelir.

RUS DEVLETI

Kiev-Moskof Rus devletinin Hıristiyanlığı kabul etmesi de benzer bir seyir izler. Eski Rus devleti, Doğu Slav kabilelerinin bir karışımı olarak kurulmuş, yüzyıllar boyunca Avrasya'da birbirini izleyen birçok yerleşik ve göçebe halkın zengin kültürel geleneklerini devralmıştı. Hazar devleti (Yedinci Yüzyıl), Bulgar devleti (Dokuzuncu-Onuncu Yüzyıllar) ve Litvanya devleti (Onüçüncü Yüzyıl) bunlar arasındaydı. Eski Rus devleti Onuncu Yüzyılda, ondört Slav kabilesinin tümünün, Kiev Büyük Prensleri ve boyarlarının idaresi altında birleştirilmesiyle kuruldu. Böylece Slav kabilelerinin ellerindeki yukarı topraklar (Novgorod) ve aşağı topraklar (Kiev) birleşmiş oldu. Devletin ilk aşamaları daha çok kabile konfederasyonu niteliği arzediyordu. Zamanla devletin yerleşik kurumları oluştu. Rus devleti, Moğol-Tatar istilalarına uğrayıncaya kadar geçen üçbuçuk yüzyıl içinde dünyada önemli gelişmeler meydana geldi. Bu gelişmeler arasında Rus devleti için en önemlisi Hunların, Peçenek ve Kıpçak (Kuman, ya da Rusların kullandığı isimle Polovets) Türklerinin Hazar Denizi ve Karadeniz'in kuzeyinden Avrupa içlerine girmesi ve çeşitli Slav siyasal birliklerinin kurulması oldu. Bu birlikler içinde en güçlüsü Rus idi. Rus'un kendisi de önemli değişiklikler geçirdi. Devletin, henüz bir kabile konfederasyonu niteliği arzettiği dönemde iktidarda olanlar çıkarlarını daha çok komşularına saldırıda görüyorlardı. Rus'un gelişmesinin daha sonraki evrelerinde iktidara gelen feodal beyler çıkarlarını Rus'un içinde ve bağımlı topraklarda gördüler. Sınıflaşma yerli yerine oturdukça feodal bağımlılık ve sömürü ilişkileri de istikrar kazandı ve ona uygun kurumlar yaratmaya başladı. Burada dikkat çeken husus, Rus devletinin oluşmasında, Avrupa'nın öteki devletlerinde olduğu gibi, toplumsal gelişmenin farklı aşamalarında bulunan halklar arasında meydana gelen sentezdir. Rus devletinin ilk aşamalarında, burada Slavlar arasında ortaya çıkan feodal ilişkiler ile Slav olmayan toplumların, kabile topluluklarının dağılması ve erken feodal ilişkilerin belirmesi, bu iki öge arasında, dinamik bir gelişmeye zemin hazırlayan birleşmeye olanak sağladı. Fin-Ugrik ve Türkik kökenli topluluklar Rus devletinin oluşmasında önemli bir rol oynadılar.

Tarımın geliştiği ülkede, toplumsal sistem doğal olarak toprak mülkiyetine dayanıyordu. Rus'un tarihine bakınca, devletin gelişmesinin ilk üç yüzyılında bu mülkiyetin giderek istikrarlı biçimler aldığını görüyoruz. Köylü emeğinin semerelerine el koyanların elinde bulunan toprak tekeli, gittikçe pekişiyordu. Bu sürecin yansıması, Öga ve Vladimir zamanında kabul edilen yasalarda ve daha sonra Bilge Yaroslav ve oğullarınca hazırlanan ve idari kuralları belirleyen ''Rus Yasası''nda görülür. Bu yasalar, feodal ilişkilerin hukuken düzenlenmesi işini yerine getiriyordu.

RUSLARIN HIRISTIYANLAŞMASI

Bu arada daha Kiev Rus devletinin kurulmasıyla, egemen katmanlar arasında Hıristiyanlık kabul edilmeye başlanmıştı. Daha 860'lı yılların başlarında Rus'un bir bölümü hıristiyanlığı kabul etmişti. Hıristiyanlığın Rus tarafından resmen kabul edilmesi ise '20 yılı aşkın bir süre sonra, 988'de Vladimir Svyatoslav'ın hükümdarlığı sırasında oldu. Musevi Türk Hazar Devleti'nin varlığına son veren de bu Vladimir oldu. Bilge Yaroslav'ın hükümdarlığı zamanında çıkarılmaya başlanan yasa ve kararnameler artık resmen de Hıristiyan olmuş bir devletin yasalarıdır. Devlet aygıtı Kilise'yi de içermektedir. Yani, devlet-Kilise ayrılığı yoktur. Vladimir, Imparatorun kızkardeşi Anna ile evlenerek Bizans Imparatorluğu'nu siyasi bir ittifaka zorladı. Bu, Rus için önemli bir siyasi başarı olmuştu. Bu başarının önemi, kısa bir süre önce Imparator Konstantin Porfirogenitus'un oğluna yazdığı şu vasiyet göz önünde tutulunca daha da anlamlı hale geliyor: 'Eğer, kuzeydeki aşağı seviyeli kurnaz halklar Roma Imparatoru ile ittifak isterlerse, ya da kızı ile evlenmek isterse, veya kendi kızlarından birini evlenmek üzere imparatora ya da oğluna teklif ederlerse, bu durumda bu gülünç isteği reddetmek sana düşen bir görev olacaktır.''

Bizans ile ittifak kurulması, Hıristiyanlığın Rus toplumunda daha da kökleşmesi anlamına geliyordu. Istanbul'dan gelen Ötodoks papazlar, Kiev halkını Dinyeper nehrinin sularında vaftiz ettiler. Vaftiz olmayı reddetmek gibi bir seçenek bulunmuyordu. Böyle bir seçenek sunulmasa da, vaftiz olmayı reddeden, Hıristiyanlaştırmaya direnen bölgelerde ise zor kullanıldı. Vladimir tarafından kabul edilen bir yasa uyarınca papazların maddi ihtiyaçları, Hıristiyanlığa direnen bölgelerden alınan ürünün onda birine dayalı bir ek vergi ile karşılanacaktı. Aile hayatının Hıristiyan normlarına göre düzenlenmesi ile ilgili işlemlerden (doğum, vaftiz, evlenme, ölüm vb.) elde edilen gelirler Kilise'ye gidiyordu. Kilise, insanların gündelik hayatnda büyük bir rol oynuyordu. Gündelik ilişkilerde geçerli kurallar Kilise tarafından koyuluyor, uygulaması da yine Kilise tarafından denetleniyordu. Yani, din sadece insanla Tanrısı arasında bir ilişkiden ibaret değildi.

Kilise ile egemen sınıflar o kadar içiçe geçmişti ki, yüksek düzeyde ruhban zümresi, aynı zamanda en önemli toprak sahipleri arasında bulunuyordu. Onikinci Yüzyılda yasalarda buna uygun düzenlemeler de yapılarak, durum yasal bir statüye de kavuşturuldu. Kilise ile devlet o kadar içiçe geçmişti ve ilişkiler 'Papanın hakkı Papa'ya Sezar'ın hakkı Sezar'a'' sözüyle ifade edilen durumdan o kadar uzaktaydı ki, eski Rus vakanüvislerince bu ilişki biçimine özel bir ad bile verilmişti: Sezaropapacılık (Caesaropapism).

SASANILER

Din ile devletin birbirinin içine girmesine gösterilecek en iyi örnek Sasani Imparatorluğu'dur. Sasani gelenekleri daha sonra, Arap Halifeler tarafından da benimsendiği ve Islam devlet geleneklerinin oluşmasına önemli ölçüde etkide bulunduğu için Sasani Imparatorluğu'na daha yakından bakmakta yarar var.

Roma Imparatorluğu ile amansız savaşlar yapmış olan Pars Imparatorluğu M.S. Uçüncü Yüzyıl'da çöküşün eşiğine gelmişti. Şehinşah (Şahların Şahı, Kralların Kralı) adıyla bilinen Imparatorun merkezi iktidarı zayıflamış, bu da yerel yöneticilerde ayrılıkçı ve bağımsızlıkçi eğilimleri güçlendirmişti. Iran Uçüncü Yüzyıla girdiğinde, ülkenin güneyindeki bölge Pars adıyla biliniyordu. Bu etnik olarak Perslerden oluşan bir bölgeydi. Geçmişte Kiros,Dara, Serhas gibi büyük hükümdarlar yetiştiren ve Büyük Iskender'e yenilerek yıkılan Ahamenişler hanedanı da bu bölgeden çıkmıştı. Uçüncü Yüzyıl'ın ikinci onyılında (220'den sonra) bu bölgenin yöneticisi Ardaşir, Pars hanedanına isyan ederek son kralını yendi ve Dicle kıyısındaki başkenti Ktesifon'u ele geçirerek kendini Şehinşah ilan etti. Bu, Iran'da Sasani devletinin başlangıcı oldu. Ardaşir, daha önce eski Pers Doğurganlık Tanrıçası Anaitis adına kurulan tapınakta yüksek rahip idi.

Önceleri Sasaniler'in Iran'ın toplumsal ve siyasi temelleri üzereinde fazla bir etkisi olmamış gibidir. Eski toplumsal düzen özünde fazla değişmeden kaldı. Toplum, köleler ve köleci toprak toprak sahipleri olarak iki temel sınıfa ayrılıyor, bunların yanısıra zanaatkarlar, tüccarlar da bulunuyordu. Ruhban sınıfı din hizmetleriyle birlikte, yazıcılık, katiplik vb. gibi bürokrasiyle ilgili işlerde çalışanları da yetiştiriyordu. Öte yandan, Roma'da olduğu gibi köleci ilişkiler de yavaş yavaş değişime uğruyordu. Bunun yanısıra Iran'ın ünlü yedi kabilesi (Surenalar, Karenalar, Mihraniler vb.) varlıklarını sürdürüyordu. Çözülen kabile ilişkilerinin, feodalizme eklemlenerek yeni bir atılım için dinamizm oluşturmasına burada da rastlıyoruz.

ZERDÜŞT DINI

Kurulan yeni devlete en büyük destek Zerdüşt dininin rahiplerinden geliyordu. Başlangıcından bu zamana kadar geçirdiği evrim içinde Zerdüşt dini kabile liderlerinin iktidarına karşı merkezi iktidarın yerleşmesini temsil ediyordu. M.Ö. Altıncı Yüzyıl'ın ilk yarısında yaşadığı bilinen Zerdüşt, kendi dinini Mazdacılık'ın reforme edilmiş bir biçimi olarak kurmuştu. 'Magi dini'' diye de bilinen Mazdacılık ise, Eski Iran dini idi. Kabile Tarnrlarını (Dev'ler) kabul ediyordu. Zerdüşt, çoktanrıcılık yerine, Mazdacılığın yüksek tanrılarını öne çıkardı. Bunlar iyiliği temsil eden Ahura Mazda ile kötülüğü temsil eden Angra Mainyu idi. Ahura Mazda kıraliyet ailesinin koruyucusu idi ve kendini ateş suretinde gösteriyordu. Zerdüşt, bu iki ilke (iyilik ile kötülük) arasındaki mücadeleye ilişkin öğretisini Gata ve Zend Avesta adlı kitaplarda ortaya koydu. Sözcük anlamı itibarıyla ''yorumlu metin'' anlamına gelen Zend Avesta, Mazdacılığın en eski metinleri üzerindeki yorumlardan oluşuyordu. Göçebe hayat süren kabileler ile tarım yapan yerleşik çiftçiler arasındaki çelişki bu yorumlarda ifadesini bulur. Bu, özellikle Gata'da daha belirgindi. Göçebe kabileler, kötülük ilkesinin dünyadaki somutlaşmış ifadesiydiler. Yerleşik tarım yapanlar, özellikle tarım yapılan toprakların sahipleri ise iyiliği temsil ediyordu. Zerdüşt eskatolojisine (:Dünyanın ve insanların sonunun nasıl geleceğine ilişkin dinsel öğreti) göre, dünya '2 bin yıl varolacaktır. Bunun ' bin yılı Ahura Mazda, yani iyilik ilkesinin egemenliğinde, geri kalanı da Angra Mainyu, yani kötülük ilkesinin egemenliğinde geçecektir. Fakat kötülüğün egemenliği ebediyen sürmeyecektir. Zerdüşt dini, Ahura Mazda'nın izleyicilerine ölümden sonra mutlu bir yaşam vaadetmekte, ona karşı çıkanları ise Kıyamet Gününde her türlü eziyet ve azapla lanetlemektedir. Görülüyor ki, Zerdüştlük de temel dogmaları bakımından, feodal egemen sınıfın ideolojisi olan öteki dinlere pek benzemektedir. Iyilik ilkesini Yüce Tanrı, kötülük ilkesini Şeytan olarak tasarlamak, bu benzerliği daha da belirginleştirmektedir.

Şahların Şahı, yani feodal beylerin beyi olan Sasani Imparatorları, Zerdüşt dininin tapınaklarına (ateş yandığı için ''Ateşgâh olarak da bilinir) devamlı bir himaye sağlıyordu. Bunlardan en ünlüsü Aturpatakan tapınağı idi. Zerdüşt dininin 'Papa''sı Magupat adıyla bilinen başrahip idi. Bu isim sözcük olarak ''Baş Magi'' anlamına gelmektedir. 'Magi'' ise eski Pars dilinde 'büyücü'' anlamını taşır. Zerdüşt dini tapınakları muazzam zenginliklere sahipti ve etkili bir toplumsal ve siyasal güç oluşuruyordu. Resmi Avesta kodeksi ilk defa yazılı olarak Sasaniler zamanında derlendi. Bu kodeks, günlük yaşamın ayrıntılarından devlet yönetiminin en ince işleyişlerine kadar herşeyi dinsel esaslara göre kurallara bağlıyordu. Yani, Zerdüşt dininin Şeriatı idi. Zerdüşt rahipleri de Sasani hanedanının sonuna kadar şahların baş destekçisi oldu. Zerdüşt ruhbanı ile Şahlar arasında çatışmalar çıkmışsa da, daima karmaşık toplumsal mücadelelerin bir sonucu olan bu anlaşmazlıklar, ideolojik ifadesini Manicilik (Zerdüşt dini, Budizm ve Hıristiyanlığın öğretilerini biraraya getirdi), Mazdekilik (eski Iran kültleri de dahil olmak üzere bir takım eski dinler, Hıristiyanlık, Manicilik ve çeşitli eski felsefi inançların bir karışımı olarak ortaya çıktı) şeklindeki heterodoks akımlarda buldu.

HALIFE VE NIZAMÜLMÜLKÜN MODELI

Iran'ın yedi kabilesi de Sasani hanedanına daha az bağlı değildi. Tarihçiler, bu yedi kabilenin Birinci Dara'nın yedi silah arkadaşının soyundan türeyenler olup olmadığı konusunda hemfikir değil. Dara'nın, onu isyancı Gaumata'ya karşı destekleyen yedi sila[h arkadaşı, Islam öncesi Iran'ında kutsal tarihi şahsiyetler olarak kabul ediliyordu. Gerçek tarihi kimlikleri ne olursa olsun, önemli olan bu şekilde kabul edilmeleriydi. Bu durum, kabilelerin başında bulunan şeflere bir 'meşruiyet'' temeli sağlıyordu. (Buna benzer inanışlar, toplumsal gelişmenin benzer basamağında bulunan her toplumda ortaya çıkmıştır. Türk topluluklarının tarihinde de böyle birçok efsanevi şahsiyet bulunur.) Bu kabileler toplumsal farklılaşmaya uğradıkça eski güçlerini yitirdiler. Ellerinde önemli servetler biriktiren şefler, Sasani devletinin aristokrasisi arasında yerlerini aldılar.

Şah Birinci Kavat'ın hükümdarlığı sırasında meydana gelen Mazdeki isyanı, Iran'ı sarsan en önemli toplumsal hareketlerden biri oldu. Bu ayaklanma öncesinde, dış savaşlar da dahil olmak üzere bir dizi önemli olay meydana gelmişti. Bunun yarattığı yıkım önemli huzursuzluklara yolaçtı. Manici rahip Mazdek'in önderlik ettiği hareket köylüler ve kent yoksulları tarafından da desteklendi. Öğretileri bakımından çok zengin kaynaklardan beslenen Mazdekilik, toplumsal özü itibarıyla genel mülkiyet eşitliğini savunuyordu. Mazdeki isyanı, Iran egemen sınıfının desteğini alan Şah Birinci Hüsrev tarafından bastırıldı. Hüsrev, Iran tarihinde asıl Sasani Imparatorluğunda yaptığı reformlar bakımından önemlidir. Şah Hüsrev merkezi iktidarın gücünü arttıracak, eski kabile aristokratlarının gücünü iyice zayıflatacak şekilde devlet mekanizmasını yeniden düzenledi. Ulkeyi dört idari bölgeye ayırdı. Önemli vergi düzenlemeleri yaptı. Haraç adıyla toprak vergisi, cezit (cizye) adıyla kelle vergisi koydu. Bu vergi isimlendirmelerini Islam dünyasından da tanıyoruz. Çünkü kökeni Sasani Imparatorluğudur. Hüsrev'in reformları, Yedinci-Sekizinci Yüzyıllarda Arap halifeleri ile Onbirinci Yüzyılda yaşayan ünlü Selçuklu devlet adamı Nizamülmülk'e de Melikşah zamanında uygulamaya koyduğu reformlar için model olmuştu.

Hüsrev'in reformları, bir bakıma Mazdeki hareketi sayesinde mümkün olmştu. Çünkü bu hareket eski kabile aristokrasisinin gücünü ve etkisini çok zayıflatmıştı. Sasani aristokrasisi içinde erimeyen kabile aristokrasisi de böylece ortadan kaldırılmış oldu. (Burada akla Hıristiyanlaştırılmaya direnen Germen kabile şeflerinin ortadan kaldırılması geliyor.) Hüsrev'in reformlarına Zerdüşt rahipleri büyük bir destek verdi. Görülüyor ki, feodal toplumsal-ekonomik kuruluşun yerleşmesinde ideolojik temel olan din, değişik ülkelerin tarihlerinde birbirine benzer roller oynamıştır.

SASANILERIN SONU

Sasani devletinin daha sonraki yıllarında feodal aristokrasi çok büyük bir güç kazandı. Şahları tahttan indirip, tahta çıkardılar. Kendi istedikleri vasfı taşıyan erkek aday bulamadıklarında, kadınları tahta çıkardıkları da oldu. Örneğin, Ikinci Hüsrev'in kızı, 628-632 yılları arasında ülkeyi yöneten on şahtan biri oldu.

Bu yıllar Islam'ın ortaya çıktığı yıllardı. Hz. Muhammed ölmüş ve Islam fetihleri başlamıştı. Arap orduları iç çekişmelerle zayıflamış olan Iran'a girince, ünlü Sasani birliklerini hızla yenilgiye uğrattı. 6'7 yılında yapılan Kadisiye Savaşı'nda Iranlılar müthiş bir yenilgiye uğradılar. Şah Rüstem öldürüldü. Arap orduları Ktesifon'a girdi. Birkaç yıl sonra Sasani Şahlarının sonuncusu Uçüncü Yazdegerd de, şimdi Türkmenistan sınırları içinde bulunan Merv'de öldürüldü. Böylece Sasani devleti sona erdi.

Fakat Sasani kültürü, gelenekleri devam etti. Öyle ki, Islam'ın Iran'daki nihai zaferini kazanması için aradan birkaç yüzyıllık bir zaman geçmesi gerekti. Ha[la[ Müslüman olmamakta direnen Zerdüştiler Hindistan'a göç etmek zorunda kaldılar. Ama Islam'ın nihai zaferine kadar geçen süre içinde Sasani kültürü ve gelenekleri Islam devletinin şekilllenmesi üzerinde önemli etkilerde bulundu. Sasaniler devletini yıkan Araplar uzun zamandır Arap yarımadasından kuzeye çıkmışlardı. Yedinci Yüzyıla'a gelindiğinde hemen hemen bütün Suriye nüfusu Araplardan oluşuyordu. Irak da büyük ölçüde Araplaşmıştı. Bu dönemde Arapların çoğu göçebedir. Bunlar bedevi adıyla anılmaktadır. Fakat Arap yarımadasındaki vahalarda yerleşik bir nüfus vardır. Bu insanlar toprağı işliyor ve kentler oluşturuyordu. Bu kentler zengin tüccarlar yetiştirmişti. Tüccarlar birbirleriyle ve doğu ülkeleriyle ticaret yapıyordu.

ORTADOGU'DA ISLAM DEVRIMI

Islam öncesi bedevilerinin yaşamı, kabile ortaklığına dayalı bir yaşam tarzından daha yeni yeni uzaklaşmaya başlamıştı. Fakat henüz kabile döneminin özelliklerini taşıyordu. Kabile dayanışması henüz oldukca güçlüdür. Kabile liderinin iktidarı şimdilik sınırlıdır. Yerleşik nüfusun yaşadığı Mekke, Yesrib (Medine) ve Taif kentlerinin bulunduğu bölge, merkeziyetçi olmayan bir yaşam biçimi sürdürüyordu. Bu yaşam biçiminin ifadesi, çok sayıda tanrının birarada bulunmasıydı. Ama çok tanrılı sistem, ketleşmenin hızlanması ve yerleşik hayatın belirginleşmesi ile belirli bir hiyerarşiye doğru evrilmeye başladı. Bunun sonucunda Tanrılar arasında bir hiyerarşi de belirmeye başladı. Bu gelişme, Hicaz adı verilen bölgedeki toplumsal farklılaşmalara paralel olarak ortaya çıkıyordu. Hindistan'dan gelen baharat yolunun Kuzey'e ve Mısır'a bağlantı noktalarının merkezinde yeralan Hicaz bölgesi, Sasani ve Bizans Imparatorlukları arasında süregiden çatışmalar nedeniyle iyice önem kazanmıştı. Bu, bölgedeki zenginleşmeyi ve toplumsal farklılaşmayı iyice arttırdı. Toplumsal farklılaşmalar, zenginleşen sınıf için siyasal olarak bir merkezden yoksun olmayı bir olumsuzluk olarak duyurmaya başladı. Mekke eskiden beri önemli bir ticari ve dini merkezdi. Öun için merkezi iktidar ihtiyacı, doğal olarak öncelikle burada duyuldu. Ticaret ve zenginleşme, Mekke içinde yerleşik hayata geçen Bedevi kabileleri arasında hızla bir hiyerarşinin ortaya çıkmasına yolaçtı. Toplumsal farklılaşma, kabile içinde etkili olan bağları da zayıflatıyordu. Güçlü kabile dayanışmasının yerini artık ticari amaçlar almaya başlamıştı.

Burada, Islamın ortaya çıkışını ve Hz. Muhammed'in dinini kabul ettirmesine ayrıntılarıyla girecek değiliz. Bu süreç çok çeşitli kaynaklarda, ayrıntılarıyla anlatılmıştır. Şu kadarını söyleyelim: Araplar, Islam öncesinde kabile toplumunun çözüldüğü, toplumsal farklılaşmaların hızlandığı ve merkezi bir iktidar ihtiyacının kendini duyurduğu bir aşamadaydılar. Bu nedenle merkezi iktidar ihtiyacına denk düşen tek tanrılı bir din inancının ortaya çıkması için elverişli koşullar hazırlanmıştı. Ödönemde Arapların Musevilikten ve Hıristiyanlık'tan etkilenmeler de bu ihtiyaçtan kaynaklanıyordu. Bu aşamada Araplar herşeyin üzereinde yüce bir Tektanrı inancıyla tanışıktılar. Allah kavramı oluşmuştu. Yalnız, kabile ilişkilerinin henüz tamamen ortadan kalkmamasının bir göstergesi olarak diğer tanrılar ve onların simgesi olan putlar varlığını sürdürüyordu. Kabile ilişkilerinin tasfiye edilmesi süreci, putlara karşı mücadele ve Tektanrı inancını, yüce Tanrı'dan başka tanrı olamayacağı dogmasını (Lâ ilâhe ill-Allah) yerleştirme mücadelesi ile elele gitti.

Hz. Muhammed, Ortadoğu dünyasında bir çağı sona erdirip yeni bir çağın açılmasına yolaçan bir toplumsal devrimin önderidir. Arapları devletleşme ve uygarlık aşamasına yükselten, bu yükselmenin ideoljisini formüle eden, siyasal hareketi örgütleyen, devrimin iktidarı alma aşamasını başarıyla tamamlayan önderdir. Dünya tarihindeki en önemli liderlerden biridir. Onun yaptıklarının küçümsenmesi, tarihsel maddeciliğe uygun bir tavır olamaz.

ARAPLARDA FEODAL SENTEZ VE DEVLET

Her devrim bir sınıfın iktidarını kurmayı amaçlar, ama halk kitlelerinin seferber edilebilmesi sayesinde başarı kazanabilir. Islam devriminde de aynı şey yaşandı. Hz. Muhammed, bedevi kitlelerini kazanmanın taşıdığı önemi gördü. Bedevi geleneklerinden yararlandı. Bedevilerin kervan vurma alışkanlıklarından yararlanması, Hz. Muhammed'in güç toplamasında büyük rol oynadı. Muhammed, Bedevilerin kervan vurma eylemlerini Islam savaşçılığına dönüştürmeyi başardı. Hz. Muhammed bu güce dayanarak, Medine'ye hicret etmek zorunda kalmasından sekiz yıl sonra Mekke'yi teslim aldı. Mekke'nin tesliminden sonra kervan vurma dönemi kapanmış oluyordu. Göçebe enerjisi artık dışarıya yöneltilecekti. Bu enerji ile başka toprakların fethine yönelindi. Artık müslüman kabileleri birbirine saldırmıyor, savaş gücü yabancı düşmana karşı yöneltiliyordu. Müslüman kabileler arasında barışın sağlanması, doğmakta olan Islam devletinin birliği bakımından büyük önem taşıyordu.

Hz. Muhammed'in sağlığında devletleşme yolunda önemli adımlar atıldı.Onun kurduğu yönetimin, devletin temeli sayılması doğrudur. Ancak bu yönetimin tam anlamıyla bir devlet olduğunu söylemek mümkün değildir. Silahlı güç dışında, devletin en önemli kurumları oluşmamıştı. Bir devletin oluşmasında en önemli etken, silahlı güçtür< çünkü devlet silahlı güç kullanma tekelidir. Ama bir devlet sadece bu güçten oluşamaz. Iktidarın uzun bir süre sadece bu güce dayanarak korunması, istikrar kazanması düşünülemez. Devletin diğer organlarının oluşması gerekir. Işleri yürüten bir bü/rokrasi, devletin işleyişini belirleyen kurallar, gelenekler vb. gerekir. Öuşan devlet, bu geleneklerin gelişmesi için gerekli zamanı bulmuşsa, bunlar o ülkede de oluşabilir. Ama oluşum hızlı, gelişmeler süratliyse, geleneklerin dışarıdan alınması gerekir. Geleneklerin dışarıdan alınması da tesadüfe bağlı olarak olmaz. Temasta olunan bir toplumdan ihtiyaca göre, gerekli uyarlamalar yapılarak alınır.

Hz. Muhammed, kurduğu yönetimin başında pek az bir süre kalabildi. Mekke'ye girdikten sonra iki yıl yaşadı. Öldüğünde, halefinin nasıl göreve geleceği dahi belli değildi. Ebubekir halife olduğunda, maaş mı alacağı, yoksa geçimini satıcılıkla mı karşılayacağı bile tartışmayla belli oldu. Ömer halife olduğunda henüz devlet maliyesi bile ayrışmamıştı. Ömer'e ''Nafakanı karşılayacak kadarını Beyt-ül Mal'dan alırsın'' denmişti. Bunlar, devletin kuruluşunun henüz tamamlanmadığını gösteriyor. Ömer'in yaptığı en önemli işler mâli örgütlenme alanında oldu. Bir malî idare kuruldu. Ama Ömer zamanında hâlâ göçebelik normlarının bir bölümü yürürlükteydi. Örneğin Ömer, gösterişsiz bir yaşam sürdürme taraftarıydi. Öun adaleti ile ilgili efsanelerin kaynağı da budur. Toplumsal zenginliğin boyutları da henüz buna imkan veriyordu. Sınıflaşma süreci daha tamamlanmamıştı. Kabile şeflerinin otoritesi henüz hissediliyordu. Tek bir hükümdarın mutlak yönetimi tam anlamıyla yerleşmemişti. Ama zamanla, fetihler ve elde edilen toprakların zenginlikleri, servetin eski adetlere göre yönetilemeyecek kadar birikmesine neden oldu. Toplumsal farklılaşma ileri boyutlara vardı. O nedenle artık yeni yasalar, yeni kurallar gerekiyordu. Bu Osman zamanında oldu. Osman'ın yönetiminde, devletin yerleşmesi yolunda önemli adımlar atıldı. Ali ile Osman kavgasının kişisel değil, ama toplumsal arka planın da bu oluşturdu.

DEVLETLEŞMENIN TAMAMLANMASI

Hz. Muhammed'in damadı olan Öman, Mekke aristokratlarından bir aileden geliyordu. Ilk dört halife arasında en zengini idi. Onun toplumsal durumu, Islam devletinin atması gereken adımlar için uygun bir kişisel motif meydana getiriyordu. Kuran onun zamanında standartlaştırıldı. Bu, devletin dayanacağı yasal çıkış noktasının kesin kurallara göre belirlenmesi ihtiyacından kaynaklanıyordu. Ama Kuran tek başına bu ihtiyacı karşılamaya yetmeyecekti. Önedenle de ihtiyaç belirdikce Kuran dışında başka kaynaklara yönelindi.

Islam orduları, Hz. Muhammed'in ölümünden sonra yirmibeş yıl gibi kısa bir süre içerisinde Asya ve Kuzey Afrika'da muazzam büyüklükte topraklar fethetmişti. Sekizinci Yüzyılın başlarında Müslüman orduları batıda Atlantik kıyılarından doğuda Hindistan kapılarına, Kuzeyde Kafkasya'ya dayanmışlardı. Bizans başkentiden de fazla uzakta değilerdi. Bu hızlı yayılma ve ani büyüme devlet yapısında geleneklerin yavaş yavaş oluşması için zaman bırakmadı. Zaten tarihte geleneklerin dış etkiden göreceli olarak bağımsız, yavaş yavaş oluşmak için olanak bulduğu durum pek azdır. Önedenle ihtiyaç ''iktibas'' suretiyle, dışarıdan ''alımlama'' yoluyla karşılanır. Iktibas yapacak toplumun, o iktibası yapacak toplumsal gelişme düzeyine varmış olması gerekir. Iktibasın yapıldığı toplumun üretici güçlerinin gelişmişlik düzeyine varamayan bir toplum, oradan iktibas yapma ihtiyacı da duymaz. O toplumlar karşı karşıya geldiklerinde, sonuç yıkıcı olur. Arap devleti, bu iktibasların çoğunu Sasaniler'in bıraktığı mirasa yönelerek yaptı.

Emeviler döneminde, henüz tam anlamıyla silinemeyen gelenekler, yabancı toplumları benimsemeyi engelliyordu. Arap ordusu kabile ilkelerine göre örgütlenmişti ve yeni Müslüman olanlara pek yakınlık gösterilmiyordu. Müslüman olmuş Aramilere, Iranlılara kuşkuyla bakılıyordu. Bunlar için kullanılan 'mevvaliye'' sözü, aslında bir kabilenin eşit olmayan üyeleri için kullanılan terimdi. Ösa imparatorluk, tanımı gereği çok milliyetli bir siyasi örgütlenmedir. Başka milliyetten olanlara, Emeviler zamanındakiden farklı bir yaklaşımla bakmayı gerektiriyordu. Emevilerin son zamanında bu çelişki kendini iyice hissettirdi. Bir yandan geniş topraklar üzerinde kurulan merkezi bir yönetim, öte yandan servet birikmesi ve feodal toplumsal-ekonomik yapının oluşumu Bizans ve Sasani devlet örgütlenmesinin biçimlerinin kabulünü gerektiriyor, ama farklı milliyetlere bir imparatorluk için gerekli olan gözlerle bakılamıyordu. Yukarıda belirtildiği gibi, Sasani Imparatoru Birinci Hüsrev'in vergi sistemi (haraç-cizye) kabul edildi. Aslında, Islam'ın temel dogmaları, onu benimseyenler arasında bir fark olmamasını gerektirir. Özamana kadar da Islamı benimseyenler sadece öşür adıyla tek bir vergi ödüyordu. Ama Imparatorluğun çıkarları Islamın ilk koyduğu kurallarla çelişmeye başlamıştı. Onun için imparatorluk düzenine uygun tedbirler alınmaya başlandı. Bu tedbirler Halife Abdülmelik zamanında alındı. Böylece pek çok alanda yeni uygulamalara gidildi. Örneğin, Halifelerden hiç biri Yedinci Yüzyılın sonuna kadar sikke kestirmemişti. Daha çok Iran ve Bizans paraları kullanılıyordu. Bu tarihten sonra kendi bastırdıkları paralar kullanılmaya başlandı. Halife Abdülmelik zamanına kadar devlet işlerinde Yunanca, Aramice ve Pehlevi Farsçası kullanıyordu. Abdülmelik'in uygulamaya koyduğu reformlarla Arapca resmi dil oldu. Yine, Sasani geleneğinden alınan yerel yönetim kuralları uygulamaya kondu.

ABBASILER

Hilafet devleti içinde çok çeşitli halklar yaşıyordu. Suriye'deki ve Irak'taki Aramiler Yedinci ve Sekizinci Yüzyıllarda Islamı seçince Araplaştılar. Ama, örneğin Iranlılar, Araplaşmadılar. Emeviler'in Iran feodal beyleri 'mevvaliye'' olarak görüldüklerinden kendilerini ikinci sınıf insan yerine konmuş hissediyordu. Bu nedenle Islam'da ortaya çıkan Sünnilik dışı çeşitli akımları, çoğunlukla Şiiliği benimsediler. Emeviler'in imparatorluğun ihtiyacı olan politikaları gereği gibi benimseyememeleri, onların sonunu da hazırladı ve Emevi yönetimine karşı başlayan halk hareketlerinden yararlanan yeni bir hanedan tarafından devrildi. Bu hanedan, Hz. Muhammed'in amcası Abbas'ın soyundan gelenler oluşturduğu için Abbasiler adıyla anıldı. Son Emevi halifesi Mervan öldürüldü ve akrabalarından çoğu boğazlandı. Kurtulanlardan küçük bir bölümü Iber yarımadasına kaçmayı başararak Endülüs Emevi devletini kurdular.

Emevilerin yerini Abbasilerin almasıyla, diğer Müslüman halklara karşı soğuk bakma anlayışı değişti. Böylece halifelerin dayandığı toplumsal temel genişlemiş oldu. Hilafet iktidarı, sadece Arap aristokrasisine değil, iktidara gelmelerine yardımcı olan Iran aristokrasisine de dayanmaya başladı. Bunun sonucunda, hükümet merkezi 762 yılında, o zamana kadar bulunduğu Şam'dan, Arşakilerin ve Sasanilerin başkenti Ktesifon yakınlarında, Dicle üzerindeki küçük bir köye taşındı. Bu küçük köyde başlayan inşa çalışmaları Bağdat'ı ortaya çıkardı. Bağdat'ın yeni başkent olarak kurulması bile, Abbasi halifelerinin Emevilere göre ayırdedici özelliği olan toplumsal tabanının genişlemesine, tek milliyetten çok milliyetli imparatorluk bakışına geçilmesine işaret eder. Iran aristokrasisi, Sasanilerin son dönemlerinde sahip oldukları hakları yeniden elde etti. Zamanla Arapları saray ve devlet idresindeki görevlerden hemen hemen tamamen sildiler. Sasani örneğine göre kurulmuş olan Sekizinci Yüzyılın sonlarında vezirlik makamı Iranlı Barmakilerin mülkü oldu. Barmakiler bu makamdan sökülünce, yerine geçenler başka Iran soyluları oldu.

Halifeliğin eskisine göre daha geniş bir toplumsal tabana dayanması, Emeviler zamanında başlamış olan merkezden ayrılma eğilimlerini durdurmuştu. Ama bu fazla uzun sürmedi. Imparatorluklar son derece karmaşık iç yapıya sahip siyasal örgütlenmelerdir. Bu karmaşık yapı, genellikle feodal imparatorlukların doğuş sürecinde etkili olan sentezden kaynaklanır. Sentez, bir süre önce oluşmuş toplumsal ilişkiler ile, bu düzeye yeni ulaşan halklar içinde gelişen benzeri ilişkilerin birleşmesiyle meydana gelir. Halifelik devleti de burada bir istisna oluşturmaz. Abbasi halifelerinin özgüllüğü, Iran'da Kafkasya'da Öta Asya'da, Mezopotamya ve Suriye'de daha önce oluşan toplumsal ilişkilere Araplar arasında ortaya çıkan ilişkilerin eklemlenmesidir. Arapların fethettikleri ülkeler, ekonomik olarak Araplardan daha ileride idiler. Böylece bu ülkelerde belirmiş olan feodal ilişkiler gelişmeye devam etti. Halifenin idaresi altındaki topraklar, itibari olarak halifenin mülkü sayılıyordu. Ama fiilen halife hakim sınıfın sadece bir parçasıydı. Iran'da Halife'ye tabi olan aristokrat alilelerin çoğu toprak mülkiyetini elde bulundurmaya devam ediyordu. Sasanilerin Irak'taki topraklarında Halife'ye direnen feodal beylerin mülklerine el konmuştu. Ama bir sınıf olarak yerel aristokrasiye dokunulmamıştı. Böylece yerel düzeydeki toplumsal yapı devam edebilmişti. Bu da merkezle olan ilişkilerin zayıflamasını, ayrılıkçı eğilimlerin güçlenmesini besleyen bir etkendi.

Halife Harun Reşid'in ölümünden (809) sonraki olaylar da merkezi iktidarın ayıflaması üzerinde etkili oldu. Harun Reşid'in oğulları Amin ve Memun arasındaki iktidar mücadelesi, Iran aristokratlarının desteği sayesinde Memun'un zaferiyle sonuçlandı. Ama bundan sonra Halifeler gittikçe daha çok Merovenjleri ('tembel krallar'' diye bilinen Frank kralları) hatırlatmaya başladı. Kentlerdeki ve yerel aristokrasi içindeki çeşitli fraksiyonlar arasında entrikalar çeviren halifeler, gittikçe daha çok Türklerden oluşturdukları saray muhafızlarına dayanmaya başladılar. Bu da Türklerin rolünü daha çok arttırdı.

Böylece Türklerin Islamı kabul ettiği döneme gelmiş bulunuyoruz. Başta da belirttiğimiz gibi, burada Türklerin nasıl müslüman olduğunu ele almak niyetinde değiliz. Fakat bir noktaya dikkat çekmek ve Türk kökenli topluluklar hakkında bazı şeyler söylemek yerinde olur. 'Türkler² deyince biraz belirsiz bir isimden sözedilmiş oluyor. Türkiye Cumhuriyeti'nden önce hiçbir zaman bir Türk ulus-devleti varolmadı. Bu da doğaldır, çünkü ulus-devlet kapitalizmin bir ürünüdür. Önedenle 'Türk'' deyince bir ulusal bütünlük taşıyan, belirli bir toprak üzerinde yaşayan, ekonomik yaşam birliğine sahip istikrarlı bir topluluk anlaşılmamalıdır. ('Türklere ulusal niteliklerine uymayan, Arap ulusunun özelliklerine dayanan bir dinin zorla kabul ettirildiği'' iddiarı, ulus kategorisinin nasıl oluştuğundan da habersizdir. Bu iddia sahipleri ulus ile etnik topluluğu, ulus ile ulusal kökeni, millet ile milliyeti karıştırmaktadır. Bir dinin, bir ulusun niteliklerine uyarken ötekinin niteliklerine uymaması diye birşey olamaz. Çünkü ulus, bir toplumsal-ekonomik kuruluş olarak kapitalizmin ürünü olduğuna göre, üretici güçlerin gelişmişlik düzeyi bakımından birbirinden pek uzakta olamaz.)

Bir Türk ulusundan sözedilemeyeceğine göre, sözkonusu dönemde alınması gereken ölçü, basitlik gereği ''Türkçe konuşmak'' olmalıdır. Zaten özellikle sözkonusu ettiğimiz dönemden bahsedilirken, başka bir ölçü kabul etmek de yanıltıcı olacaktır. Çünkü, 'Türkler'' derken eğer ''Türkiye Cumhuriyeti'nin yurttaşları'' gibi bir tanımdan yola çıkmıyorsak, binbeşyüz yıl uzunluğunda bir tarih kuşağına ve Çin sınırından Öta Avrupa'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyadan söz ediyoruz demektir. Bu kadar geniş bir çerçeve içinde kalarak 'Türkler'' diyeceksek, Türkçe konuşmanın dışında bir ölçü kabul etmek de mümkün olmayacaktır.

Türkçe konuşan toplulukların tarih sahnesine ilk çıktıkları andan itibaren izlemek son derece güçtür. Biz burada ''Türkler'' derken öncelikle Batı yönündeki göç yollarını izleyen Türk topluluklarını aklımıza getirdik. Kuşkusuz doğuya, Çin üzerine yönelen Türk topluluklarının tarihi de ilginçtir. Yer yer onların Çin karşısındaki durumu da Germenlerin Roma, ya da Oguzların Abbasi halifeleri karşısındaki durumunu anımsatır. Bunun böyle olması da doğaldır. Devletleşmenin eşiğine gelmiş olan topluluklar için, en çekici yerlerin başında yerleşik devletler gelmektedir. Ama bu tarihsel kesit pratik nedenlerle bakış alanımızın dışında kaldı.

Bir pratik kolaylık olarak, Batıya giden Türk topluluklarını da Hazar denizi'nin kuzeyine yönelenler ile güneyine yönelenler olmak üzere ikiye ayırmak mümkün. Müslüman olan Altınordu devletinden (Kırım Hanlığı) önce batıya yönelenler içinde Bulgarlar, Hazarlar, Gagavuzlar, Kumanlar, Peçenekler var.

Bunlardan Bulgarlar iki-üç yüz yıl süren bir yolculukla Hıristiyanlığı benimseyerek Slavlaştılar. Bulgarların Hıristiyan olmaları da, başka halkların dünya çapındaki dinlerden birini benimsemelertinden pek farklı bir süreç sonucu olmadı. Slavlaşmaları ise, önce dil değiştirmeyle başladı. Bu, bir halkın dil değiştirmesinin tek örneği değildir. Kuzeyden giden diğer Türk toplulukları ise dil değiştirmediler. Bunlar arasında Musevi dinini kabul eden Hazarların ilginç, ama genel yasal düzenliliklere tabi bir süreç olan öyküsü, çeşitli yazarlarca farklı bir yaklaşımla ele alınmıştır. Akla ilk gelen iki örneği Arthur Koestler'in Öüçüncü Kabile'si ile Milorad Paviç'ın Hazar Sözlüğü'dür. Paviç'in adeta mistik bir muamma olarak gördüğü Hazarların siyasal bir varlık olarak ortadan kalkmaları ve dağılmaları, tarihte hiç de görülmemiş bir olay değildir. Hıristiyan olan Gagavuzlar da, bazı küçük topluluklar dışında başka Hıristiyan topluluklar içinde asimile oldular. Hıristiyan olan diğer Türk toplulukları için de aynı şey söylenebilir.

Hazar denizinin güneyine yönelen Türkler Müslüman oldular. Çünkü, toplumsal gelişmelerinin belli bir aşamasında sınıflaşma ortaya çıkıp, devlete sıçrama aşamasına geldiklerinde karşılarına çıkan din bu oldu. Müslüman olmalarının alternatifi yoktu. Müslüman olmamaları için, Şamanist olarak kalmaları gerekiyordu. Bu ise vardıkları toplumsal gelişme aşaması ile uyumlu değildi. Müslümanlaşmak, Türklerin toplumsal gelişmelerinde ileri bir aşamanın ideolojik temelini teşkil etti. O nedenle tarihsel olarak ilerici bir rol oynadı. Bu ayrı birşeydir, günümüzde Islamcıların gerici bir rol oynamaları ayrı birşeydir. Türkler müslüman olurken, geri bir aşamadan ileri bir aşamaya geçiyordu. Müslümanlaşmak bu geçişte gerçekleşti. Onun ideolojisi oldu. Bugünkü Şeriatçılık ise bir geriye dönüşü, geriyi temsil etmektedir. Ama asıl tehlikesi, emperyalizme yaslanmasındadır. Çağımızda gericiliğin gerçek merkezi olan emperyalizmle işbirliği yapmasındadır.

Günümüzde dinsel gericiliğe, Şeriatçiliğa karşı mücadele ederken, mücadelenin asıl yönünün emperyalizme çevrilmesi gerekir. Emperyalizmin ideolojik saldırılarındaki silahlardan önemli bir bölümü Avrupamerkezciliğin cephaneliğinden gelmektedir. O nedenle, dinsel gericiliğe, Şeriatçılığa karşı mücade ederken, Avrupamerkezci tez ve iddialara sarılmak yapılabilecek en büyük yanlışlardan biridir. Burjuva aydınlanmacılığından etkilenen yazarlar en çok bu yanlışlıklara düşüyor. Bu yanlışlara işaret edilmesi, Aydınlanma mücadelesini güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Bilimsel sosyalizmi benimseyenlere bu nedenle Aydınlanma mücadelesinde çok önemli görevler dusuyor.

   
Bu yazıyı web sitenizde yayınlayın

Okuyucu yorumları  RSS feed Yorum
 

Ortalama Üye Değerlendirmesi

   (0 Oylama)

 


Yorumunuzu ekleyin
İsim
E-mail
Başlik  
Yorum
 
Kullanımdakı İşaretler: 3000
   Daha sonraki Yorumlar hakkında beni haberdar et
  Mathguard güvenlik sorusu:
X2I         1SR      
B S    1    F O   WRJ
X W   S3T   K C      
T H    E    6 4   6R8
OOB         OTC      
   
   

Gönderilen yeni yorum yok



mXcomment 1.0.6 © 2007-2010 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki   Sonraki >



Linkler
Dikine e-Grup
Yabanıl
2012 Marduk
Global Disaster
Dikine Forum
Hikmet Kıvılcımlı
Çok okunan yazılar
Son yorumlar
AYDINLANMA TARİKATI
Aydınlık ama kaç mumluk??
Aslında Atonizm tek tanrılara geçişin...
14/06/10 16:50 devamı..
yazan Murat DEMİREGER

"Bu Kalp Seni Unutur mu?"...
o agabey
Biliyorsun ki sevgili dostum o agabey...
09/06/10 05:36 devamı..
yazan Agabey

DİN VE DEVRİM- Önsöz
Muhteşem bir kitap
muhteşem bir kitap ,bu konulara ilgim...
05/04/10 14:38 devamı..
yazan şeref bacacı

"Bu Kalp Seni Unutur mu?"...
Esaslı Teğet
Sayın Çölkesen, yorumu okuyup yanıtlama...
17/02/10 10:45 devamı..
yazan Kerestetoles

"Bu Kalp Seni Unutur mu?"...
Kerestoteles'e Cevap
Sayın Kerestoteles, söylemeye...
10/02/10 10:44 devamı..
yazan Mustafa Çölkesen

"Bu Kalp Seni Unutur mu?"...
Teğet
90'lı yıllarda Bursa da öğrencilik...
10/02/10 01:27 devamı..
yazan Kerestoteles

Din ve Devrim
Böyle de görülebiliyor evet
İnsanlık tarihini yeniden...
19/12/09 06:15 devamı..
yazan Ersan Baydemir

Göktuğ Halis'in Yeni Kitabı...
Merak,tebrik
Sayın Göktuğ,merakla beklediğim...
02/12/09 03:26 devamı..
yazan kerestoteles

       
Google Gruplar
dikine grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et