İnsan, varoluşundan bu yana doğayla olan ilişkisine bir açıklama getirmeye çalışıyor. Bu kendisine bir anlam verme sorunuyla ilgilidir; öne atıldığını görüyor, bu yeteneğinin onu özel kıldığını düşünüyor.
Doğanın, kendisi için varedildiğini düşünmek, insanın en temel kuruntusudur. Doğadan ayrı bir varlık değildir insan, doğanın doğal bir uzantısıdır. Bu özel ürünü nedeniyle doğanın sevindiğini, ya da yerindiğini gösterecek yeterli veri yoktur elimizde. Doğa insan sözkonusu olduğunda da doğal mecrasındadır.
Buna karşın din, felsefe ve bilim bu apaçık ilişkiye yeni bir açıklama aramaktadır. Dine göre doğa, tanrı tarafından insan için yaratılmıştır; insan, tanrının kendine bahşettiği bu nimetleri kullanma hakkına sahiptir. Tanrıyı hoş tuttuğu sürece bu ilişki sorunsuzca sürecektir. Felsefeye göre doğa ile insan arasındaki ilişki dolaysız bir ilişkidir. İnsan gücü yettiğince doğayı kullanır, dönüştürür. Gücünü ve yeteneklerini arttırdıkça doğa karşısında bir özne haline gelir, muktedir olur. Bilim ise bizatihi bu iktidarın doğrulanmasıdır.
Bütün bu düşünüş biçimlerinin kaynağı ise insanın doğa karşısında mücadelesidir. Doğanın yüklediği zorunluluklardan henüz kurtulamamıştır insan. Birileri yaşam döngüsünün cangılından diğerlerinin sırtında geçmekte olduğu için kuruntulara kapılmaktadır sadece. Dinin, felsefenin ve hatta bilimin tarihinde, ormanı diğerlerinin sırtında geçenlerin kuruntularının izleri sezilmektedir hala.
Öteki İslam’ın yazılmasının üzerinden çok uzun zaman geçti. 12 Eylül’de başlatılan psikolojik harekât arada semeresini verdi. “Ilımlı İslamcılar” çoktan beri iktidarda. Artık Türkiye bir “ikili iktidar” durumunu yaşıyor. Ve doğal olarak yenenler yenilenlerin “ak gömleğinde” siliyor kılıçlarının kanını!
Işıklarla çok oynadılar çünkü. Ve ışıklarla oynayanların tamamı karanlıkta yerlerini çoktan aldılar.
“Öteki İslam” bir erken uyarı sinyaliydi sadece. Gelmekte olan karanlığı erken sezmiştim, bulabildiklerimi, görebildiklerimi söyledim. Sonra bütün hışımlarıyla üzerimize geldiler.
Yakın çevrem bilir; her türden medya ile göbeğimi 1990’lardan beri kesmiş durumdayım. Bunda öğrenci yıllarında sempatizanı olduğum “Toplumsal Kurtuluş” dergisinin meşhur bir yazarının büyük payı var. TV’den ve popüler kültür araçlarından uzak kalmakla bazı kayıplarımın olduğu doğrudur, ancak bu korkunç bilgi kirliliği ortamının uzağında durmanın büyük avantajları olduğuna da inanıyorum…
Fark etmeksizin 30’lu yaşlardan 40’lara merdiven dayarken, Türkiye’de yakın dönem muhalefet güçlerinin tarihini içeren bir film yapılmayacak mı diye düşünüyordum inceden… Bir aralar ortalama Türk insanını ağlatan “Hatırla Sevgili” diye bir dizi duymuştum ama öylece kaldı. Yakınlarda dostlarımdan biri “neredeyse bizim dönemi” anlatan bir diziden bahsetmişti, “yine ıskaladım galiba” diye düşünmüştüm… Sonra merak edip başlangıç bölümlerini izlemeye başladım “Bu Kalp Seni Unutur mu?” nun…
“Bu kalp seni unutur mu” sanki bizim eski mahalleyi anlatıyor. 1980’de radyodan darbe açıklaması yapıldığında rahmetli babamın kendini tutamayarak ağladığını unutamıyorum.
Aydınlanma Tarikatı, felsefenin “karanlık” dehlizlerine doğru çıkılan uzun bir yolculuğun ikinci durağı. Önünde “Felsefi Aklın Eleştirisi” çalışması var, arkasında “Helenizm, Siyonizm, Türkçülük” çalışması duruyor.
Haliyle çıkış noktasında daha felsefi, varış noktasına doğru daha “tarihsel” bir söylem çıktı ortaya. Bu bir tercihten çok, işin doğasından kaynaklanıyor. Felsefeden yola çıkanların eninde sonunda tarihe varması kaçınılmazdır.
Felsefe, kendini tarihten bağımsız olarak sunmaya meraklıdır. Felsefenin tarihsiz bir alan olduğu yargısı bundan kaynaklanıyor. Oysa filozofların hep bir tarihi var ve bu tarihi dikkate almayan bir felsefenin kendisini anlama şansı yok.
Antik Yunan’dan başlayan bir felsefe serüveni için “tarihsiz bir felsefe” gerekliydi belki de. Kendi kendisinin babası olan “Yunan düşüncesi” ancak böyle imal edilebilirdi. Ama gerçeğin peşinde olanların o düşünceye “tarih”i hatırlatması da kaçınılmazdır.
“Popüler Gizemciliğin Tarihsel ve Dinsel Temelleri “, günümüzde giderek büyüyen “toplumsal bir eğilimin” kökenlerine ulaşmayı hedeflemektedir. Bu eğilim, Modern Batı Dünyası’nın XVII. Yüzyılda başlayan “pozitif bilimler” alanındaki sıçrayışıyla birlikte temelleri atılan teolojik ve bilimsel uğraşlar alanındaki keskin ayrışımın kırılmasıyla ilintilidir.
XVII yüzyılda fizik, kimya, biyoloji ve astronomi gibi disiplinlerde yaşanan devrimsel dönüşüm, Avrupa'yı yüzyıllardır sarmalayan dogmatik “yaşam” algısını, tüm sancılarına rağmen, şiddetle sarsmaya başlamıştır. Bu dönüşüm sanılanın ve günümüz ortodoks eğitim sisteminin gösterdiğinin aksine, kendini pozitif bilimler hayaline adamış, Aristoteles'in otoritesi ya da Kilise'nin baskısıyla anlamlanan Ortaçağ'a öfke duyan tarihsel karakterlerin, hurafenin ya da batıl inanışın yerine bilimsel gerçekleri koyma yolundaki "kahramanca direnişi" şeklindeki açıklamalardan çok daha fazlasını hakeder. Bu dönemeci yönlendirenlerin böylesi bir kırılışı öngörmüş, önermiş ya da arzulamış olmasına imkan yoktur.