Batıya doğru gittikçe Doğunun renkleri solar. Haliyle yeterince Batıdan baktığımızda, yekvücut bir doğu görürüz. Tartışmamızın bir kısmı herhalde bu görüşle veya bakışla ilgili. Henüz “Batı nedir” sorusuna doyurucu bir yanıt verilemediğinden, Doğu’nun ne olduğunu da bilemiyoruz. Ancak önkabüllerimiz var; medeni olan, modern olan, teknolojik olarak gelişmiş olan Batılı kabul ediliyor.
İstisnaları ya da sapmaları var elbette. Örneğin Japonya, bir sapma olarak ortaya çıkıyor; Batı sayılmak için bütün kriterlere uyuyor olmasına karşın, kültürü ile yine de Batı’dan ayrılmaktadır. “Medeniyet, bilim vs. ancak Kuzey’de, Avrupa’nın serin ikliminde gelişir ve beyaz adamın işidir” diyen, Doğu’nun havasının Doğuluyu tembel yaptığını söyleyen Irkçı Avrupalılar moda değil artık. Onlar işlerini gördü ve sahneden çekildi. Yeterince tahkim edilmiş Avrupa ideolojisinin ise bundan böyle ırkçı referanslara ihtiyacı yoktur.
1800’lü yıllarda Mısır’in izleri silinip, yerine Yunanistan gecekondusu dikildiğinde süreç çoktan tamamlanmıştı. Artık bilim de, felsefe de, Batı da oradan başlatılıyor. Referansları Mısır olan aydınlanmışların defteri Hıristiyanlıkla dürüldü. Yunanistandan önce gelmiş olanlar ve ondan sonra ortaya çıkanların hiçbir hükmü yoktur bundan böyle. Bütün entellektüel mirasımızı sadece ama sadece Yunanistan’a borçluyuz.
Uzun zamandır çeşitli sebeplerden "Dikine" yi ihmal etmiş gözüküyoruz. Elbette her yolculuk, eninde sonunda insanın dünyevi niteliğiyle "sarsılma" eğilimi taşır. Ayrılıklar, yıkımlar, ölümler bir tarafa yaşama kaygısı, ekmek kavgası; dışarıdan bakan insanlar için ilk günkü heyecanın yitirildiği izleniminin doğmasına yol açar.
Neyseki, Dikine için, böyle bir şey söz konusu değil. Bu yol için emek harcayan her birey, hayatın baskısıyla ayrı ayrı yerlere itilse de, bu yalnızca kilometrelerle, matematikle ilgili bir ayrılıktır. Elbette geçicidir de.
İnsan, bir davası olmadan yaşayamaz; hele ki o dava binbir güçlükle edinilmiş, insanlık tarihinin çetrefilli yollarında dirsek çürütmek suretiyle edinilmişse.
Kardeşliğin, eşitliğin ve özgürlüğün davasına sahip çıkmış insanların işi bu yüzden zordur; "laf olsun!" diye konuşmaz, "öylesine" yazılar yazmaz onlar. Çünkü bu insanda dile gelen herşey tıpkı edinilme süreci gibi "bilgiye" ve tarihsel referanslara bağlılık kaygısı taşır. Konuşmadan önce şöyle bir yutkunur, ağzından çıkan her sözün, kaleminden dökülen her sözcüğün kendisine ağır, hem de çok ağır sorumluluklar yüklediğini bilir. O, her bildiriminde, aslında herkesten önce kendisini ikna etmeye, başkalarından çok kendisine ders vermeye çalışıyordur. Bu iç hesaplaşma tamamlanmazsa, olmaz... Yarın ondan hesap soracak olan, insanlığın sürekli yenilenen tarihidir; felsefedir, potikadır. Yazarı bağlayan bu korkudur...
İnsan, varoluşundan bu yana doğayla olan ilişkisine bir açıklama getirmeye çalışıyor. Bu kendisine bir anlam verme sorunuyla ilgilidir; öne atıldığını görüyor, bu yeteneğinin onu özel kıldığını düşünüyor.
Doğanın, kendisi için varedildiğini düşünmek, insanın en temel kuruntusudur. Doğadan ayrı bir varlık değildir insan, doğanın doğal bir uzantısıdır. Bu özel ürünü nedeniyle doğanın sevindiğini, ya da yerindiğini gösterecek yeterli veri yoktur elimizde. Doğa insan sözkonusu olduğunda da doğal mecrasındadır.
Buna karşın din, felsefe ve bilim bu apaçık ilişkiye yeni bir açıklama aramaktadır. Dine göre doğa, tanrı tarafından insan için yaratılmıştır; insan, tanrının kendine bahşettiği bu nimetleri kullanma hakkına sahiptir. Tanrıyı hoş tuttuğu sürece bu ilişki sorunsuzca sürecektir. Felsefeye göre doğa ile insan arasındaki ilişki dolaysız bir ilişkidir. İnsan gücü yettiğince doğayı kullanır, dönüştürür. Gücünü ve yeteneklerini arttırdıkça doğa karşısında bir özne haline gelir, muktedir olur. Bilim ise bizatihi bu iktidarın doğrulanmasıdır.
Bütün bu düşünüş biçimlerinin kaynağı ise insanın doğa karşısında mücadelesidir. Doğanın yüklediği zorunluluklardan henüz kurtulamamıştır insan. Birileri yaşam döngüsünün cangılından diğerlerinin sırtında geçmekte olduğu için kuruntulara kapılmaktadır sadece. Dinin, felsefenin ve hatta bilimin tarihinde, ormanı diğerlerinin sırtında geçenlerin kuruntularının izleri sezilmektedir hala.
Öteki İslam’ın yazılmasının üzerinden çok uzun zaman geçti. 12 Eylül’de başlatılan psikolojik harekât arada semeresini verdi. “Ilımlı İslamcılar” çoktan beri iktidarda. Artık Türkiye bir “ikili iktidar” durumunu yaşıyor. Ve doğal olarak yenenler yenilenlerin “ak gömleğinde” siliyor kılıçlarının kanını!
Işıklarla çok oynadılar çünkü. Ve ışıklarla oynayanların tamamı karanlıkta yerlerini çoktan aldılar.
“Öteki İslam” bir erken uyarı sinyaliydi sadece. Gelmekte olan karanlığı erken sezmiştim, bulabildiklerimi, görebildiklerimi söyledim. Sonra bütün hışımlarıyla üzerimize geldiler.
Yakın çevrem bilir; her türden medya ile göbeğimi 1990’lardan beri kesmiş durumdayım. Bunda öğrenci yıllarında sempatizanı olduğum “Toplumsal Kurtuluş” dergisinin meşhur bir yazarının büyük payı var. TV’den ve popüler kültür araçlarından uzak kalmakla bazı kayıplarımın olduğu doğrudur, ancak bu korkunç bilgi kirliliği ortamının uzağında durmanın büyük avantajları olduğuna da inanıyorum…
Fark etmeksizin 30’lu yaşlardan 40’lara merdiven dayarken, Türkiye’de yakın dönem muhalefet güçlerinin tarihini içeren bir film yapılmayacak mı diye düşünüyordum inceden… Bir aralar ortalama Türk insanını ağlatan “Hatırla Sevgili” diye bir dizi duymuştum ama öylece kaldı. Yakınlarda dostlarımdan biri “neredeyse bizim dönemi” anlatan bir diziden bahsetmişti, “yine ıskaladım galiba” diye düşünmüştüm… Sonra merak edip başlangıç bölümlerini izlemeye başladım “Bu Kalp Seni Unutur mu?” nun…
“Bu kalp seni unutur mu” sanki bizim eski mahalleyi anlatıyor. 1980’de radyodan darbe açıklaması yapıldığında rahmetli babamın kendini tutamayarak ağladığını unutamıyorum.